<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>
<channel>
	<title>Köle-Efendi Diyalektiği Tersine Çevrilebilir mi? Ya da Tamamen Ortadan Kaldırılabilir mi? yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 21 Nov 2008 08:58:44 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
		<item>
		<title>sadık tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-19763</link>
		<dc:creator>sadık</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Sep 2008 19:54:51 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-19763</guid>
		<description>Kamuda çalışan bir insan olarak,özel sektör çalışanları kadar kendimizi işe vermememizi bir eksiklik olarak algılıyordum.Ancak bu yazıyı okuduktan sonra bu konudaki fikrim değişti doğrusu.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Kamuda çalışan bir insan olarak,özel sektör çalışanları kadar kendimizi işe vermememizi bir eksiklik olarak algılıyordum.Ancak bu yazıyı okuduktan sonra bu konudaki fikrim değişti doğrusu.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Günde 10 ila 12 Saat Çalışmanız Yetmez! Gün Gelir Ölmeniz De İstenebilir, Gerekebilir! : Derin Düşünce tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-12575</link>
		<dc:creator>Günde 10 ila 12 Saat Çalışmanız Yetmez! Gün Gelir Ölmeniz De İstenebilir, Gerekebilir! : Derin Düşünce</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 11:37:46 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-12575</guid>
		<description>[...] sitemizde yayınlanan bir yorum geldi. Yorumcumuz Sayın JaneDo, 28 Mart 2007 tarihinde yayınlanan “Köle-Efendi Diyalektiği Tersine Çevrilebilir mi?” (1) isimli yazıya yaptığı yorumda, şirketleri “et yiyen bitkiye” benzetmişti. Şirketlerin [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[...] sitemizde yayınlanan bir yorum geldi. Yorumcumuz Sayın JaneDo, 28 Mart 2007 tarihinde yayınlanan “Köle-Efendi Diyalektiği Tersine Çevrilebilir mi?” (1) isimli yazıya yaptığı yorumda, şirketleri “et yiyen bitkiye” benzetmişti. Şirketlerin [...]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Fikir otobanına doğru : Derin Düşünce tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-3664</link>
		<dc:creator>Fikir otobanına doğru : Derin Düşünce</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Sep 2007 21:07:01 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-3664</guid>
		<description>[...] TOPLUM Gerçekten de DD bugüne kadar geleneksel medya tarafından “unutulan” ve günlük politik çekişmeler sebebiyle ertelenen birçok konuyu tartışmaya açtı. Başta toplumun kendisini, sorunlarını, önyargılarını : Pedofili konusundaki Tehlikenin farkında mısınız? , kadın vücudunun cinsel bir nesne olarak kullanılmasını sorgulayan Esmeray’dan Sonrası : 30 Yılda Neler Oldu? , Türkiye’deki işçi işveren ilişkilerinin tartışıldığı Köle-Efendi Diyalektiği Tersine Çevrilebilir mi?, televizyonun gençler üzerindeki olumsuz etkileri üzerine yazılan Pozitif ayrımcılık bunlardan bir kaç örnek. [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[...] TOPLUM Gerçekten de DD bugüne kadar geleneksel medya tarafından “unutulan” ve günlük politik çekişmeler sebebiyle ertelenen birçok konuyu tartışmaya açtı. Başta toplumun kendisini, sorunlarını, önyargılarını : Pedofili konusundaki Tehlikenin farkında mısınız? , kadın vücudunun cinsel bir nesne olarak kullanılmasını sorgulayan Esmeray’dan Sonrası : 30 Yılda Neler Oldu? , Türkiye’deki işçi işveren ilişkilerinin tartışıldığı Köle-Efendi Diyalektiği Tersine Çevrilebilir mi?, televizyonun gençler üzerindeki olumsuz etkileri üzerine yazılan Pozitif ayrımcılık bunlardan bir kaç örnek. [...]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Bahar Pınar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-843</link>
		<dc:creator>Bahar Pınar</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Apr 2007 21:23:06 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-843</guid>
		<description>Estagfurullah Sayın JaneDo, konuyu açamamış değilsiniz. Hatta dediğim gibi çok güzel bir benzetme yaptınız. İş yerlerine bitki diyerek canlı bir organizmayı gözümüzde canlandırdınız, et yediğini söyleyerek de vahşi yanlarına dikkat çektiniz. Ben de ek olarak, ısrarla, o organizmayı oluşturanlara, çarkı döndürenlere dikkat çekmek istedim, olur da bunu o an unutmuş olanlar varsa diye. (Siz değil ama başkaları unutabilir.) Kafalarında soyut bir mekanizma oluşanları, içindeki insanları görmeyenleri uyarmak niyetiyle. Yoksa sizin düşüncenizi de benim düşüncemi de çok güzel anlatan bir örnekti. Yanlış anlaşma olmasın. Ben sadece tamamlayıcı sözler söylemek istedim. Yeniden teşekkürler.

Ülkemizdeki sendikal faaliyetlerin doğru düzgün yürümemesinin çok derin sebepleri var muhakkak. Sendikalaşmak hala yasadışı faaliyet gibi algılanmakta. En azından benim gözlemim bu yönde. İşverenler sadece günü kurtarmayı düşündükleri, Mehmet Bey'in yorumunda değindiği gibi sadece en kısa zamanda olabildiğince çok nakit toplamak istediği için ve sendikayı kendilerini engelleyecek, zararlı bir oluşum olarak gördükleri için, hiç yanaşmıyorlar buna tabii ki. Uzun vadedeki faydayı göremiyorlar. İleriyi gören yöneticilere, işverenlere ihtiyaç var.

Belki de hepsinde önce bunun önemini anlayacak mavi yakalı ya da beyaz yakalı işçiye ihtiyaç var. Önemini anladıktan sonra bu konuda devamlılık içeren bir çalışmaya. Sadece işverenler değil çalışanlar da günü kurtarmaya bakıyorlar. Kendini kurban olarak hissetse de bir şekilde idare ediyor ve birşey değiştirmeye, düzeltmeye çalışmıyor. Süreklilik içerecek çabalara ise hiç gelemiyor.

Bir de sizin değindiğiniz sendikaların kasasındaki para konusu var tabii. Nasıl yönetilecek? Kim yönetecek? İpler kimin elinde olacak? Kimin için çalışacak? Sendika sadece belli zümrenin iyiliği için çalışacaksa bunun bir anlamı yok. Velhasıl konu derin, dediğiniz gibi, her adımda başka bir tartışmanın kapısı aralanıyor. Sendika konusunda teknik, hukuki, uygulamaya ait sorunlardan önce, insanların sendika algısı ile ilgilenmek gerek belki de. Sendikanın gerekliliği farkedilirse, işleyişin düzelmesi için de el birliği ile birşeyler yapılabilir bir ihtimal. Ama ben uğraşmayayım başkaları yapsın, ilgilensin, sorunları çözsün denirse, o işle kimse uğraşmaz. Uğraşanların da sadece kendilerine çalışma ihtimali vardır tabii ki. Görünen resmin oluşmasında bu düşünce yapısının da payı var gibi geliyor bana. Lafın kısası sendikacılığın doğru düzgün yapılamamasının psikolojik arka planını incelemek lazım öncelikle. Sebepleri tespit edebilirsek, çözüm de bulabiliriz belki.

Saygılarımla,
Bahar Pınar</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Estagfurullah Sayın JaneDo, konuyu açamamış değilsiniz. Hatta dediğim gibi çok güzel bir benzetme yaptınız. İş yerlerine bitki diyerek canlı bir organizmayı gözümüzde canlandırdınız, et yediğini söyleyerek de vahşi yanlarına dikkat çektiniz. Ben de ek olarak, ısrarla, o organizmayı oluşturanlara, çarkı döndürenlere dikkat çekmek istedim, olur da bunu o an unutmuş olanlar varsa diye. (Siz değil ama başkaları unutabilir.) Kafalarında soyut bir mekanizma oluşanları, içindeki insanları görmeyenleri uyarmak niyetiyle. Yoksa sizin düşüncenizi de benim düşüncemi de çok güzel anlatan bir örnekti. Yanlış anlaşma olmasın. Ben sadece tamamlayıcı sözler söylemek istedim. Yeniden teşekkürler.</p>
<p>Ülkemizdeki sendikal faaliyetlerin doğru düzgün yürümemesinin çok derin sebepleri var muhakkak. Sendikalaşmak hala yasadışı faaliyet gibi algılanmakta. En azından benim gözlemim bu yönde. İşverenler sadece günü kurtarmayı düşündükleri, Mehmet Bey&#8217;in yorumunda değindiği gibi sadece en kısa zamanda olabildiğince çok nakit toplamak istediği için ve sendikayı kendilerini engelleyecek, zararlı bir oluşum olarak gördükleri için, hiç yanaşmıyorlar buna tabii ki. Uzun vadedeki faydayı göremiyorlar. İleriyi gören yöneticilere, işverenlere ihtiyaç var.</p>
<p>Belki de hepsinde önce bunun önemini anlayacak mavi yakalı ya da beyaz yakalı işçiye ihtiyaç var. Önemini anladıktan sonra bu konuda devamlılık içeren bir çalışmaya. Sadece işverenler değil çalışanlar da günü kurtarmaya bakıyorlar. Kendini kurban olarak hissetse de bir şekilde idare ediyor ve birşey değiştirmeye, düzeltmeye çalışmıyor. Süreklilik içerecek çabalara ise hiç gelemiyor.</p>
<p>Bir de sizin değindiğiniz sendikaların kasasındaki para konusu var tabii. Nasıl yönetilecek? Kim yönetecek? İpler kimin elinde olacak? Kimin için çalışacak? Sendika sadece belli zümrenin iyiliği için çalışacaksa bunun bir anlamı yok. Velhasıl konu derin, dediğiniz gibi, her adımda başka bir tartışmanın kapısı aralanıyor. Sendika konusunda teknik, hukuki, uygulamaya ait sorunlardan önce, insanların sendika algısı ile ilgilenmek gerek belki de. Sendikanın gerekliliği farkedilirse, işleyişin düzelmesi için de el birliği ile birşeyler yapılabilir bir ihtimal. Ama ben uğraşmayayım başkaları yapsın, ilgilensin, sorunları çözsün denirse, o işle kimse uğraşmaz. Uğraşanların da sadece kendilerine çalışma ihtimali vardır tabii ki. Görünen resmin oluşmasında bu düşünce yapısının da payı var gibi geliyor bana. Lafın kısası sendikacılığın doğru düzgün yapılamamasının psikolojik arka planını incelemek lazım öncelikle. Sebepleri tespit edebilirsek, çözüm de bulabiliriz belki.</p>
<p>Saygılarımla,<br />
Bahar Pınar</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Ekrem Senai tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-841</link>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Apr 2007 13:54:12 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-841</guid>
		<description>Sayın JaneDo,

Et yiyen bitki tabiri çok hoşuma gitti. Çok iyi bir gözlemci olduğunuzu belirtmeme izin verin.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın JaneDo,</p>
<p>Et yiyen bitki tabiri çok hoşuma gitti. Çok iyi bir gözlemci olduğunuzu belirtmeme izin verin.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>JaneDo tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-840</link>
		<dc:creator>JaneDo</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Apr 2007 11:49:21 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-840</guid>
		<description>Sayın Bahar Pınar Hanım, 

Yorumuma getirdiğiniz detaylı açılım için teşekkür ederim. Tam da söylemek istediklerimi ifade etmişsiniz. Yorumumdaki "et yiyen bitki" benzetmemde kast etmek istediğim aslında sizin ifade ettiğiniz biçimde idi. İş yerlerini salt bina ve mekansal bir kavram olarak algılamıyorum. Aslında "iş yeri" tanımı, hareketli canlı bir organizma fikrini  bende daha çok çağrıştırıyor. Mekana, sadece o organizmayı dış çevreden ayıran, işin yapılmasında,gerçekleştirilmesinde araç olan korunaklar olarak bakıyorum. Yönetim, denetleme, uygulama, haberleşme, pazarlama, finansman vb. bölümleri ile küçük veya büyüklüğü ile her işletmenin bir organizma ve her bir çalışanın da o organizmanın bir parçası olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden bahsi geçen benzetme, düşüncemi ifade edebilecek en iyi örnek gibi geldi. Sanırım ben pek açamadım, neyse... 

Sanırım biraz da sendikalar ile ilgili konuyu açmakta fayda var. Ülkemizde sendikal faaliyetlerin neden olması gerktiği gibi değil de olmaması gerektiği gibi olduğunu sorgulamak gerekir diye düşünüyorum. Geçtiğimiz on yıllarda yaşanan acı tebrüberleden hiç mi dersler almadık. Sendikaların yapılaşmaları, yönetim organlarınının ayrıcalıkları, işçi haklarının yetrince korunup korunmadığı, aslında sendikaların kimden yana olduğu veya oldurulduğu vs. gibi konuların her biri bir başka tartışmayı başlatacak nitelikte. Her ay onlarca üyeden toplanan aidatlarla ortalama bir sendikanın bütçesini bir düşünün. Ciddi manada rakamlara uluşılmaktadır. Bu paraların ne amaçla ve nelerde kullanılabileceğini hayal edebiliyor musunuz. Sendika inisiyatifinin üye işçilerin elinde olmadığı bir sendikanın kime hizmet edeceği meçhuldur. Benim gözlemim bizim ülkemizde sendikalaşmanın maalesef olması gerektiği gibi yapılmadığı. Doğru sendikalaşma konusunda bizi engelleyen nedir?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Bahar Pınar Hanım, </p>
<p>Yorumuma getirdiğiniz detaylı açılım için teşekkür ederim. Tam da söylemek istediklerimi ifade etmişsiniz. Yorumumdaki &#8220;et yiyen bitki&#8221; benzetmemde kast etmek istediğim aslında sizin ifade ettiğiniz biçimde idi. İş yerlerini salt bina ve mekansal bir kavram olarak algılamıyorum. Aslında &#8220;iş yeri&#8221; tanımı, hareketli canlı bir organizma fikrini  bende daha çok çağrıştırıyor. Mekana, sadece o organizmayı dış çevreden ayıran, işin yapılmasında,gerçekleştirilmesinde araç olan korunaklar olarak bakıyorum. Yönetim, denetleme, uygulama, haberleşme, pazarlama, finansman vb. bölümleri ile küçük veya büyüklüğü ile her işletmenin bir organizma ve her bir çalışanın da o organizmanın bir parçası olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden bahsi geçen benzetme, düşüncemi ifade edebilecek en iyi örnek gibi geldi. Sanırım ben pek açamadım, neyse&#8230; </p>
<p>Sanırım biraz da sendikalar ile ilgili konuyu açmakta fayda var. Ülkemizde sendikal faaliyetlerin neden olması gerktiği gibi değil de olmaması gerektiği gibi olduğunu sorgulamak gerekir diye düşünüyorum. Geçtiğimiz on yıllarda yaşanan acı tebrüberleden hiç mi dersler almadık. Sendikaların yapılaşmaları, yönetim organlarınının ayrıcalıkları, işçi haklarının yetrince korunup korunmadığı, aslında sendikaların kimden yana olduğu veya oldurulduğu vs. gibi konuların her biri bir başka tartışmayı başlatacak nitelikte. Her ay onlarca üyeden toplanan aidatlarla ortalama bir sendikanın bütçesini bir düşünün. Ciddi manada rakamlara uluşılmaktadır. Bu paraların ne amaçla ve nelerde kullanılabileceğini hayal edebiliyor musunuz. Sendika inisiyatifinin üye işçilerin elinde olmadığı bir sendikanın kime hizmet edeceği meçhuldur. Benim gözlemim bizim ülkemizde sendikalaşmanın maalesef olması gerektiği gibi yapılmadığı. Doğru sendikalaşma konusunda bizi engelleyen nedir?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Bahar Pınar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-836</link>
		<dc:creator>Bahar Pınar</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Apr 2007 13:51:01 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-836</guid>
		<description>Sayın JaneDo,

Yorumlarınız için teşekkür ederim, elinize sağlık.

Şu söylediklerinizde ne kadar haklısınız &lt;em&gt;:"Burada ilginç olan bir zaman köle (çalışan) grubunda olupta efendi (çalıştıran) konumuna geçenlerin, iş hayatında yukarıya doğru konum değiştirerek yönetim kademesine geçtiklerinde, kölelik duygusunun farkında değilmiş gibi davranmalarıdır. "&lt;/em&gt; Yönetim kadrosuna geçenler, öylesine hızlı siliyorlar ki eski hislerini ve düşüncelerini ve öylesine çabuk ağız değiştiriyorlar ki insan hayrete düşüyor. Bırakın tecrübelerini çalışandan yana yöneticilik davranışlarına aktarmayı, bu tecrübeleri bir daha hatırlamamak ve üzerinde konuşmamak üzere geçmişte bırakıyorlar. Neredeyse terfi ettikleri anda, efsunlanmış gibi, farkında değilmiş, öyle birşey yokmuş gibi davranmaya başlıyorlar. Dediğim gibi ağız değiştiriyorlar. Bu davranışı sadece mevki tamahkarlığı ile açıklamak mümkün mü? Çok emin değilim. Sadece kendini düşünen bir düşünce yapısı da var bu davranış içinde. "Benden sonra tufan" anlayışı bir hayat felsefesine dönüşünce, olanlar şaşırtıcı değil. Dediğiniz gibi iş hayatı içinde hakkaniyet gözetmeye, insaflı, vicdanlı olmaya yer olmadığı için de, kimseye tuhaf gelmiyor bu kendine dönüklük. Tabii, bir de yöneticiler zaten bu tarz bir davranış bekledikleri için, yeni yöneticilerin, farklı düşünseler bile, aksi yönde davranması da oldukça zor, kabul ederim. Bu arada yönetici kademesine geçenler arasında, bu çalışma düzeninden rahatsız olmayanlar, hayatın anlamını iş hengamesinde koşturmakta bulmuş insanlar da var. Verimsizlik, plansızlık, kötü yönetim yüzünden de olsa, meşgul olmak, insanda bir işe yaradığı, anlamlı birşeyler yaptığı zannı yaratabiliyor bazı durumlarda. Bu da, hayatı, yalandan da olsa, anlamlı kılıyor. Bu insanlar, bir zamanlar bu durumdan rahatsızlarsa bile, bu duyguyu yok edecek kadar bastırmışlar. Zaten iş hengamesi olmasa boşluğa düşerler. Haliyle ne kendi köleliklerini, ne de altında çalışanların köleliğini görme imkanları yok. Bu durumda onların bu gidişatı kendi kendilerine farkediip düzeltmelerini beklemek anlamlı değil. Duygularını o derece bastırmamış, sadece unutmuş görünenler ya da farklı davranma cesareti olmayanlar da, belki bu tip işkolikler, iş yerine kendini adamış insanlar yüzünden, onlardan geri kalmamak için hatırlamamazlığa vuruyorlar işi. Çünkü öyle çalışanlar daha değerli görülüyor. Sonuç olarak eski düzen devam ediyor. Bir şekilde her birinin hayatın anlamı üzerine düşünmesini sağlamak durumundayız. Kendi köleliklerini farketmeleri, hayatta iş dışında önemli şeyler de olduğunu görmeleri lazım ki, düzeltmek için birşey yapsınlar. Anlık da olsa o hengame dışına çıkarıp resme bakmaları ya da boşluğa düşmeleri sağlanabilirse belki uyanabilirler.

Sayın JaneDo, yazınızdaki &lt;em&gt;"iş hayatında insaf duygusuna yer olmadığı, bunun zaaf olarak algılandığı, işin nasıl yapıldığına değil sonuca bakıldığı"&lt;/em&gt; yönündeki sözleriniz iş hayatını çok çok iyi gözlemlediğinizi gösteriyor. Bizzat içinde olduğunuzu söylemişsiniz, bunu hissedebiliyorum ve sizi çok iyi anlıyorum. Evet aynen söylediğiniz gibi, sadece sonuca, işin tamamlanıp tamamlanmadığına bakılır. O iş tamamlanırken kimler &lt;strong&gt;kurban&lt;/strong&gt; edildi, hangi çalışanların hangi doğal hakları gasp edildi, kimlerin eksikliği, umursamazlığı, yetersizliği, kötü planlaması yüzünden, kimler mağdur edildi, bu ayrıntılarla kimse ilgilenmez. Burada doğal haklardan bahsederken gerçekten doğal ihtiyaçlardan bahsediyorum. Mesela; dinlenmek, uyumak, ayaküstü geçiştirmek yerine doğru düzgün oturup yemek yemek, ailesi ile görüşmek, çocuğu ile ilgilenmek gibi. İnsaf öylesine silinmiştir ki iş hayatından, çalışanın yaptığı fedakarlıkların onun işinin bir parçası, görevi olduğu zannedilir. Bunlar için kuru bir teşekkür bile bazen çok görülür. "Tabii ki yapacaksın, işin o senin." tarzı bir davranış sergilenir. Sayın JaneDo, bu insafsızlığı &lt;em&gt;"et yiyen bitkiye"&lt;/em&gt; benzetmekle müthiş bir benzetme yapmışsınız. Yalnız, size şurada katılmıyorum, et yiyerek beslenen, çalışanların tüm enerjisini, yaşama sevincini, çalışma şevkini emen iş yerleri ya da şirketler değil. İş yeri ya da şirket adı altında anılan, şirketin görünmeyen yüzlerindeki insanlar yani kendileri de köle olan efendiler. Bu insafsızlığı şirketi şirket haline getiren sizin gibi benim gibi insanlar yapıyor. Çalışanlar olarak öncelikle bunu farketmek durumundayız. Tekrar aynı sözleri söylüyor olacağım, kusura bakmayın. Kendimiz farkettikten sonra da o insanlara, aslında kendilerinin de bir başka efendi tarafından aynı muameleye tabi tutulduğunu ve bu vicdansızlıkta, haksızlıkta onların da payı olduğunu anlatmalıyız. Çok zorlu bir süreç olduğunu kabul ediyorum. Ama kendilerinin de kurban olduğunu, böyle bir düzende kazanan olmadığını, bu resmin onların da eseri olduğunu anlamalarını sağlamadan yol katedemeyiz sanırım. Burada da konu sizin de&lt;em&gt; "küçük bir ekleme" &lt;/em&gt;başlığı ile söylediğiniz konuya geliyor. &lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Kim olacak kara koyun?"&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; Bu cesareti ve gücü kim gösterecek? Aslında diğerleri de destek olsa, herkes kara koyun olsa, ortada altından kalkılamayacak bir zorluk yok. Sahip olduklarımızı kaybetme korkusu olmazsa içimizde, onları kaybetmek gibi bir sorunumuz da olmaz. Çünkü bizlerin emeğine muhtaçlar. Elbette riskin gerçekleşme ihtimali var ama %100 bir kesinlik yok. Vasıflı eleman için bu risk yazıda anlattığım sebepler yüzünden çok yüksek olamaz. Bu yüzden bu riskten korkup bir cenderede yaşamaya boyun eğmek hiç anlamlı değil.

&lt;em&gt;"İnsaf ve vicdan sahibi yöneticiler bu sorunu çözebilir."&lt;/em&gt; demişsiniz. İnsaf ve vicdanın profesyonel iş hayatı içinde de var olmalarını sağlamalıyız demeye varıyor aslında sözleriniz. Haklısınız. &lt;strong&gt;İş dışında, normal hayatta herkesin kabul ettiği genel ahlak kaideleri, iyi insan tanımları, yaşamı zenginleştiren, hayatı yaşanır kılan hayat felsefeleri, iş hayatından ayrı tutulmamalı.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;İnsaf, vicdan, kul hakkı, insanlık, hakkaniyet, ahlaklı olmak gibi kavramlar iş hayatından ayrı tutulmazsa, cendereyi kuranların ve yaşatanların vicdanlarına daha kolay ulaşma imkanımız&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;doğabilir.&lt;/strong&gt;

Yazıyı zenginleştiren yorumunuz için teşekkürler. Katkılarınızın devamını dilerim.

Saygılarımla,
Bahar Pınar</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın JaneDo,</p>
<p>Yorumlarınız için teşekkür ederim, elinize sağlık.</p>
<p>Şu söylediklerinizde ne kadar haklısınız <em>:&#8221;Burada ilginç olan bir zaman köle (çalışan) grubunda olupta efendi (çalıştıran) konumuna geçenlerin, iş hayatında yukarıya doğru konum değiştirerek yönetim kademesine geçtiklerinde, kölelik duygusunun farkında değilmiş gibi davranmalarıdır. &#8220;</em> Yönetim kadrosuna geçenler, öylesine hızlı siliyorlar ki eski hislerini ve düşüncelerini ve öylesine çabuk ağız değiştiriyorlar ki insan hayrete düşüyor. Bırakın tecrübelerini çalışandan yana yöneticilik davranışlarına aktarmayı, bu tecrübeleri bir daha hatırlamamak ve üzerinde konuşmamak üzere geçmişte bırakıyorlar. Neredeyse terfi ettikleri anda, efsunlanmış gibi, farkında değilmiş, öyle birşey yokmuş gibi davranmaya başlıyorlar. Dediğim gibi ağız değiştiriyorlar. Bu davranışı sadece mevki tamahkarlığı ile açıklamak mümkün mü? Çok emin değilim. Sadece kendini düşünen bir düşünce yapısı da var bu davranış içinde. &#8220;Benden sonra tufan&#8221; anlayışı bir hayat felsefesine dönüşünce, olanlar şaşırtıcı değil. Dediğiniz gibi iş hayatı içinde hakkaniyet gözetmeye, insaflı, vicdanlı olmaya yer olmadığı için de, kimseye tuhaf gelmiyor bu kendine dönüklük. Tabii, bir de yöneticiler zaten bu tarz bir davranış bekledikleri için, yeni yöneticilerin, farklı düşünseler bile, aksi yönde davranması da oldukça zor, kabul ederim. Bu arada yönetici kademesine geçenler arasında, bu çalışma düzeninden rahatsız olmayanlar, hayatın anlamını iş hengamesinde koşturmakta bulmuş insanlar da var. Verimsizlik, plansızlık, kötü yönetim yüzünden de olsa, meşgul olmak, insanda bir işe yaradığı, anlamlı birşeyler yaptığı zannı yaratabiliyor bazı durumlarda. Bu da, hayatı, yalandan da olsa, anlamlı kılıyor. Bu insanlar, bir zamanlar bu durumdan rahatsızlarsa bile, bu duyguyu yok edecek kadar bastırmışlar. Zaten iş hengamesi olmasa boşluğa düşerler. Haliyle ne kendi köleliklerini, ne de altında çalışanların köleliğini görme imkanları yok. Bu durumda onların bu gidişatı kendi kendilerine farkediip düzeltmelerini beklemek anlamlı değil. Duygularını o derece bastırmamış, sadece unutmuş görünenler ya da farklı davranma cesareti olmayanlar da, belki bu tip işkolikler, iş yerine kendini adamış insanlar yüzünden, onlardan geri kalmamak için hatırlamamazlığa vuruyorlar işi. Çünkü öyle çalışanlar daha değerli görülüyor. Sonuç olarak eski düzen devam ediyor. Bir şekilde her birinin hayatın anlamı üzerine düşünmesini sağlamak durumundayız. Kendi köleliklerini farketmeleri, hayatta iş dışında önemli şeyler de olduğunu görmeleri lazım ki, düzeltmek için birşey yapsınlar. Anlık da olsa o hengame dışına çıkarıp resme bakmaları ya da boşluğa düşmeleri sağlanabilirse belki uyanabilirler.</p>
<p>Sayın JaneDo, yazınızdaki <em>&#8220;iş hayatında insaf duygusuna yer olmadığı, bunun zaaf olarak algılandığı, işin nasıl yapıldığına değil sonuca bakıldığı&#8221;</em> yönündeki sözleriniz iş hayatını çok çok iyi gözlemlediğinizi gösteriyor. Bizzat içinde olduğunuzu söylemişsiniz, bunu hissedebiliyorum ve sizi çok iyi anlıyorum. Evet aynen söylediğiniz gibi, sadece sonuca, işin tamamlanıp tamamlanmadığına bakılır. O iş tamamlanırken kimler <strong>kurban</strong> edildi, hangi çalışanların hangi doğal hakları gasp edildi, kimlerin eksikliği, umursamazlığı, yetersizliği, kötü planlaması yüzünden, kimler mağdur edildi, bu ayrıntılarla kimse ilgilenmez. Burada doğal haklardan bahsederken gerçekten doğal ihtiyaçlardan bahsediyorum. Mesela; dinlenmek, uyumak, ayaküstü geçiştirmek yerine doğru düzgün oturup yemek yemek, ailesi ile görüşmek, çocuğu ile ilgilenmek gibi. İnsaf öylesine silinmiştir ki iş hayatından, çalışanın yaptığı fedakarlıkların onun işinin bir parçası, görevi olduğu zannedilir. Bunlar için kuru bir teşekkür bile bazen çok görülür. &#8220;Tabii ki yapacaksın, işin o senin.&#8221; tarzı bir davranış sergilenir. Sayın JaneDo, bu insafsızlığı <em>&#8220;et yiyen bitkiye&#8221;</em> benzetmekle müthiş bir benzetme yapmışsınız. Yalnız, size şurada katılmıyorum, et yiyerek beslenen, çalışanların tüm enerjisini, yaşama sevincini, çalışma şevkini emen iş yerleri ya da şirketler değil. İş yeri ya da şirket adı altında anılan, şirketin görünmeyen yüzlerindeki insanlar yani kendileri de köle olan efendiler. Bu insafsızlığı şirketi şirket haline getiren sizin gibi benim gibi insanlar yapıyor. Çalışanlar olarak öncelikle bunu farketmek durumundayız. Tekrar aynı sözleri söylüyor olacağım, kusura bakmayın. Kendimiz farkettikten sonra da o insanlara, aslında kendilerinin de bir başka efendi tarafından aynı muameleye tabi tutulduğunu ve bu vicdansızlıkta, haksızlıkta onların da payı olduğunu anlatmalıyız. Çok zorlu bir süreç olduğunu kabul ediyorum. Ama kendilerinin de kurban olduğunu, böyle bir düzende kazanan olmadığını, bu resmin onların da eseri olduğunu anlamalarını sağlamadan yol katedemeyiz sanırım. Burada da konu sizin de<em> &#8220;küçük bir ekleme&#8221; </em>başlığı ile söylediğiniz konuya geliyor. <em><strong>&#8220;Kim olacak kara koyun?&#8221;</strong></em> Bu cesareti ve gücü kim gösterecek? Aslında diğerleri de destek olsa, herkes kara koyun olsa, ortada altından kalkılamayacak bir zorluk yok. Sahip olduklarımızı kaybetme korkusu olmazsa içimizde, onları kaybetmek gibi bir sorunumuz da olmaz. Çünkü bizlerin emeğine muhtaçlar. Elbette riskin gerçekleşme ihtimali var ama %100 bir kesinlik yok. Vasıflı eleman için bu risk yazıda anlattığım sebepler yüzünden çok yüksek olamaz. Bu yüzden bu riskten korkup bir cenderede yaşamaya boyun eğmek hiç anlamlı değil.</p>
<p><em>&#8220;İnsaf ve vicdan sahibi yöneticiler bu sorunu çözebilir.&#8221;</em> demişsiniz. İnsaf ve vicdanın profesyonel iş hayatı içinde de var olmalarını sağlamalıyız demeye varıyor aslında sözleriniz. Haklısınız. <strong>İş dışında, normal hayatta herkesin kabul ettiği genel ahlak kaideleri, iyi insan tanımları, yaşamı zenginleştiren, hayatı yaşanır kılan hayat felsefeleri, iş hayatından ayrı tutulmamalı.</strong> <strong>İnsaf, vicdan, kul hakkı, insanlık, hakkaniyet, ahlaklı olmak gibi kavramlar iş hayatından ayrı tutulmazsa, cendereyi kuranların ve yaşatanların vicdanlarına daha kolay ulaşma imkanımız</strong> <strong>doğabilir.</strong></p>
<p>Yazıyı zenginleştiren yorumunuz için teşekkürler. Katkılarınızın devamını dilerim.</p>
<p>Saygılarımla,<br />
Bahar Pınar</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Bahar Pınar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-832</link>
		<dc:creator>Bahar Pınar</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Apr 2007 21:11:58 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-832</guid>
		<description>Katkınız için teşekkürler Mehmet Bey. 

Konu, ilk cümlenizde bahsettiğiniz “kul hakkı” kavrami içinde özetlenebilir ve hatta çözülebilir. Ama maalesef, günümüz koşullarında, profesyonel hayat içinde bu pek mümkün görünmüyor. Kul hakkını bilmelerini ve bu hakka saygı göstermelerini beklediklerimizin bile, nice haksızlıklar yaptıklarına şahit olduk, oluyoruz. O kavramın hayatın içine girmesi, bu ve benzer sorunların çözümüne katkı sağlaması için, önce başka konularda (eğitim, bilinçlendirme, vicdan-ahlak ile yaşam arasında bağlantı kurma gibi) çok yol katetmemiz gerekiyor. Şu anda, modern zamanın, profesyonel çalışma yaşamının kendi kuralları içinde sorunu çözmeyi ya da etkilerini azaltmaya çalışmayı öncelikli hareket tarzı olarak daha mantıklı buluyorum. Zaten siz de oyle buluyor olmalısınız ki “diyesim geliyor” deyip konuyu kapatmışsınız haklı olarak. Diğer konularda yapılması gerekenler, efendilere ulaşmaya ve çalışma hayatını düzeltmeye çalışırken arka planda yapılmaya devam etmeli tabii ki. 

Mehmet Bey, yazıyı yazarken hissettiklerimi doğru okumuşsunuz. Gerçi hislerim kendimle ilgili değil, çünkü zorlu bir süreç sonunda içime yerleşmeye çalışan çaresizliği ve kanıksamayı Allah’a şükür ki yok edebildim. Bu yüzden de güçsüz değilim. Beni asıl rahatsız eden, etrafımda mutsuz, çaresiz –daha doğrusu kendini öyle sanan- , dayatmalara azıcık bile sesini çıkarmayan, sessiz bir uysallıkla ailesini, çocuklarını, hayatını mecburen –bu da sorgulanmaya açık- ihmal eden insanların varlığı. Bu insanlarla kısacık konuşmalar yaptığınızda ne durumda olduklarını anlıyorsunuz. “Bir dokun bin ah işit” misali konu açıldığında içlerini açıyorlar ama o konuşmanın dışına taşamıyor rahatsızlıkları. Bu, beni çok rahatsız ediyor. Bu yüzden de ellerindeki gücü farketmelerini, gidişatı düzeltecek birşeyleri kendileri ve aileleri için yapmaya çalışmanın daha mantıklı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. 

Fransa’dan verdiğiniz örnekler gerçekten çok önemli. Denenmiş ve başarılı olmuş örnekler, sözcüklerle anlatılan doğrulara göre daha etkili oluyor. Dediğiniz gibi, çalışma hayatında yapılacak düzenlemeler, çalışanların hayat kalitesini arttırırken, şirketlerin de verimini arttıracak. Şirketler, kaybetmeleri pahasına iyileştirme yapmak durumunda değiller. Kazan-kazan ilişkisini içeren sendikacılık, dediğiniz gibi çözüm olabilir. Sayın JaneDo’nun dediği gibi ülkemizde sendikacılıktan korkuluyor. Halbuki sendikacılıkta bir taraf kazanırken, diğer taraf kaybetmek zorunda değil. 

Türkiye’nin özel durumunu iyi analiz etmişsiniz. Sağ olun. Çok kısa vadeli düşünüldüğü çok doğru. Yoneticiler yazıda anlattığım zihniyetteki insanlardan seçiliyor zaten. İşletmelerin hedefleri de tam dediğiniz gibi, günü kurtarmak. 

Kurumsal vicdan konusu da gerçekten ilginç bir konu. Onu da ayrıca işlemek gerek. 

Katkılarınız için teşekkür ederim Mehmet Bey. 

Saygılarımla,
Bahar Pınar</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Katkınız için teşekkürler Mehmet Bey. </p>
<p>Konu, ilk cümlenizde bahsettiğiniz “kul hakkı” kavrami içinde özetlenebilir ve hatta çözülebilir. Ama maalesef, günümüz koşullarında, profesyonel hayat içinde bu pek mümkün görünmüyor. Kul hakkını bilmelerini ve bu hakka saygı göstermelerini beklediklerimizin bile, nice haksızlıklar yaptıklarına şahit olduk, oluyoruz. O kavramın hayatın içine girmesi, bu ve benzer sorunların çözümüne katkı sağlaması için, önce başka konularda (eğitim, bilinçlendirme, vicdan-ahlak ile yaşam arasında bağlantı kurma gibi) çok yol katetmemiz gerekiyor. Şu anda, modern zamanın, profesyonel çalışma yaşamının kendi kuralları içinde sorunu çözmeyi ya da etkilerini azaltmaya çalışmayı öncelikli hareket tarzı olarak daha mantıklı buluyorum. Zaten siz de oyle buluyor olmalısınız ki “diyesim geliyor” deyip konuyu kapatmışsınız haklı olarak. Diğer konularda yapılması gerekenler, efendilere ulaşmaya ve çalışma hayatını düzeltmeye çalışırken arka planda yapılmaya devam etmeli tabii ki. </p>
<p>Mehmet Bey, yazıyı yazarken hissettiklerimi doğru okumuşsunuz. Gerçi hislerim kendimle ilgili değil, çünkü zorlu bir süreç sonunda içime yerleşmeye çalışan çaresizliği ve kanıksamayı Allah’a şükür ki yok edebildim. Bu yüzden de güçsüz değilim. Beni asıl rahatsız eden, etrafımda mutsuz, çaresiz –daha doğrusu kendini öyle sanan- , dayatmalara azıcık bile sesini çıkarmayan, sessiz bir uysallıkla ailesini, çocuklarını, hayatını mecburen –bu da sorgulanmaya açık- ihmal eden insanların varlığı. Bu insanlarla kısacık konuşmalar yaptığınızda ne durumda olduklarını anlıyorsunuz. “Bir dokun bin ah işit” misali konu açıldığında içlerini açıyorlar ama o konuşmanın dışına taşamıyor rahatsızlıkları. Bu, beni çok rahatsız ediyor. Bu yüzden de ellerindeki gücü farketmelerini, gidişatı düzeltecek birşeyleri kendileri ve aileleri için yapmaya çalışmanın daha mantıklı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. </p>
<p>Fransa’dan verdiğiniz örnekler gerçekten çok önemli. Denenmiş ve başarılı olmuş örnekler, sözcüklerle anlatılan doğrulara göre daha etkili oluyor. Dediğiniz gibi, çalışma hayatında yapılacak düzenlemeler, çalışanların hayat kalitesini arttırırken, şirketlerin de verimini arttıracak. Şirketler, kaybetmeleri pahasına iyileştirme yapmak durumunda değiller. Kazan-kazan ilişkisini içeren sendikacılık, dediğiniz gibi çözüm olabilir. Sayın JaneDo’nun dediği gibi ülkemizde sendikacılıktan korkuluyor. Halbuki sendikacılıkta bir taraf kazanırken, diğer taraf kaybetmek zorunda değil. </p>
<p>Türkiye’nin özel durumunu iyi analiz etmişsiniz. Sağ olun. Çok kısa vadeli düşünüldüğü çok doğru. Yoneticiler yazıda anlattığım zihniyetteki insanlardan seçiliyor zaten. İşletmelerin hedefleri de tam dediğiniz gibi, günü kurtarmak. </p>
<p>Kurumsal vicdan konusu da gerçekten ilginç bir konu. Onu da ayrıca işlemek gerek. </p>
<p>Katkılarınız için teşekkür ederim Mehmet Bey. </p>
<p>Saygılarımla,<br />
Bahar Pınar</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>JaneDo tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-831</link>
		<dc:creator>JaneDo</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Apr 2007 15:00:09 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-831</guid>
		<description>Küçük bir ekleme:

Çalışma koşullarının iyileştirilmesi yolunda çalışanların da istekli olmaları gerekmektedir. Fakat Bahar Hanım'ın da çok güzel ifade ettiği sebeplerden ve zorlayıcı etkenlerden dolayı kimse "sürüdeki kara koyun" olmak istememektedir. Zor ve bir o kadarda zahmetli bir iştir kara koyun olmak. İnatla mücadeleyi takip etmek ve sağlam sinir sitemine sahip olmak gerekir. Mücadeleden yılmadan doğru olanın yapılması için pek çok şeyi göze almak gerekir. Kimi yöneticiler bu tiplerle uğraşmak istemez ve uzlaşma yoluna gidilir. Ama kimi zaman ise ve çoğunlukla kaybeden baştan bellidir. Şimdi şu anda iş yerinde olanlar başlarını kaldırıp etraflarına bir baksın lütfen, hoşnut olmadığınız çalışma şartlarınızı iyileştirmek için mücadele veren ve sizin de destek olduğunuz kaç kara koyun var?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Küçük bir ekleme:</p>
<p>Çalışma koşullarının iyileştirilmesi yolunda çalışanların da istekli olmaları gerekmektedir. Fakat Bahar Hanım&#8217;ın da çok güzel ifade ettiği sebeplerden ve zorlayıcı etkenlerden dolayı kimse &#8220;sürüdeki kara koyun&#8221; olmak istememektedir. Zor ve bir o kadarda zahmetli bir iştir kara koyun olmak. İnatla mücadeleyi takip etmek ve sağlam sinir sitemine sahip olmak gerekir. Mücadeleden yılmadan doğru olanın yapılması için pek çok şeyi göze almak gerekir. Kimi yöneticiler bu tiplerle uğraşmak istemez ve uzlaşma yoluna gidilir. Ama kimi zaman ise ve çoğunlukla kaybeden baştan bellidir. Şimdi şu anda iş yerinde olanlar başlarını kaldırıp etraflarına bir baksın lütfen, hoşnut olmadığınız çalışma şartlarınızı iyileştirmek için mücadele veren ve sizin de destek olduğunuz kaç kara koyun var?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>JaneDo tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-830</link>
		<dc:creator>JaneDo</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Apr 2007 14:43:07 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-830</guid>
		<description>Bahar Hanım, detaylı ve bam teline dokunan yazınız için teşekkür ederim.  Çalışanlar topluluğundan bir birey olarak sizin dile getirdikleriniz benim dillendiremediğim düşüncelerimdir. Ellerinize ve fikrinize sağlık. 

Çalışan-çalıştırılan ilişkisinde efendi-köle benzetmeniz tam yerinde olmuş. Her çalışanın hayatında zaman zaman hisettiği bir duygudur "kölelik", kimi çalışanların ise daima hissettiği bir duygu... Burada ilginç olan bir zaman köle (çalışan) grubunda olupta efendi (çalıştıran) konumuna geçenlerin, iş hayatında yukarıya doğru konum değiştirerek yönetim kademesine geçtiklerinde, kölelik duygusunun farkında değilmiş gibi davranmalarıdır. Ezici ve yıldırıcı bir sürecin neticesinde yönetim kadrosunda yer alan yöneticilerin geçmiş iş deneyimlerini yöneticiliklerine, çalışandan yana, artı bir edinim olarak katmamalarıdır enteresan olan. İlginçtir ki işveren-işçi ilişkisinde insaf duygusu profesyonel davranış kalıplarının dışında bırakılır. Zira acımasız iş dünyasında insaf, zayıflık ve zaaf olarak algılanır. İş hayatında işin nasıl yapıldığı değil işin neticesine bakılır. Burada katı ve had safhada rekabetçi piyasa şartları tüm insaf duygularını berteraf etmektedir. Bu noktada işyerleri benim gözümde birer et yiyen bitki misali çalışanlarla beslenmektedir. Her sabah kapısından içeri girdiğimiz çalışma mekanlarından akşam olduğunda (şanslı olanlar tam vaktinde) pelteleşmiş ve uyuşmuş beyinlerle ve bedenlerle çıkarız. Günboyu o et yiyen bitki sizi çiğnemiş tüm enerji ve gücünüzü emmiştir. Ve işi bittiğinde de sizi ertesi güne kadar azad etmiştir... 

Çözüm sendikalşma ve devletin iş hayatında yapacağı yasal düzenlemerin yanında bahsettiğim konum değişikliğini yaşamış olanların da durumu düzeltme yönünde istekli olmalarıdır. Çetin iş hayatında ve iş rekabetinin acımasızlığında eritilip yok edilen "çalışan duygusunu" ancak ve ancak o çarkın içinden geçmiş ve bir yere/noktaya varmış vicdan ve insaf sahibi yöneticilerden çok daha iyi başka kim anlayabilir. Bu noktada Mehmet Bey'in "Türkiye'de iyi yönetici olmayışı" saptamasına  kesinlikle katılıyorum. Sendikalaşma konusunda ise ülkemiz tedirgin ve ürkektir. Bir türlü orta ve doğru yolu bulamamaktadır. Bunun ceremesinide ne yazıkki çalışan kesim çekmektedir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bahar Hanım, detaylı ve bam teline dokunan yazınız için teşekkür ederim.  Çalışanlar topluluğundan bir birey olarak sizin dile getirdikleriniz benim dillendiremediğim düşüncelerimdir. Ellerinize ve fikrinize sağlık. </p>
<p>Çalışan-çalıştırılan ilişkisinde efendi-köle benzetmeniz tam yerinde olmuş. Her çalışanın hayatında zaman zaman hisettiği bir duygudur &#8220;kölelik&#8221;, kimi çalışanların ise daima hissettiği bir duygu&#8230; Burada ilginç olan bir zaman köle (çalışan) grubunda olupta efendi (çalıştıran) konumuna geçenlerin, iş hayatında yukarıya doğru konum değiştirerek yönetim kademesine geçtiklerinde, kölelik duygusunun farkında değilmiş gibi davranmalarıdır. Ezici ve yıldırıcı bir sürecin neticesinde yönetim kadrosunda yer alan yöneticilerin geçmiş iş deneyimlerini yöneticiliklerine, çalışandan yana, artı bir edinim olarak katmamalarıdır enteresan olan. İlginçtir ki işveren-işçi ilişkisinde insaf duygusu profesyonel davranış kalıplarının dışında bırakılır. Zira acımasız iş dünyasında insaf, zayıflık ve zaaf olarak algılanır. İş hayatında işin nasıl yapıldığı değil işin neticesine bakılır. Burada katı ve had safhada rekabetçi piyasa şartları tüm insaf duygularını berteraf etmektedir. Bu noktada işyerleri benim gözümde birer et yiyen bitki misali çalışanlarla beslenmektedir. Her sabah kapısından içeri girdiğimiz çalışma mekanlarından akşam olduğunda (şanslı olanlar tam vaktinde) pelteleşmiş ve uyuşmuş beyinlerle ve bedenlerle çıkarız. Günboyu o et yiyen bitki sizi çiğnemiş tüm enerji ve gücünüzü emmiştir. Ve işi bittiğinde de sizi ertesi güne kadar azad etmiştir&#8230; </p>
<p>Çözüm sendikalşma ve devletin iş hayatında yapacağı yasal düzenlemerin yanında bahsettiğim konum değişikliğini yaşamış olanların da durumu düzeltme yönünde istekli olmalarıdır. Çetin iş hayatında ve iş rekabetinin acımasızlığında eritilip yok edilen &#8220;çalışan duygusunu&#8221; ancak ve ancak o çarkın içinden geçmiş ve bir yere/noktaya varmış vicdan ve insaf sahibi yöneticilerden çok daha iyi başka kim anlayabilir. Bu noktada Mehmet Bey&#8217;in &#8220;Türkiye&#8217;de iyi yönetici olmayışı&#8221; saptamasına  kesinlikle katılıyorum. Sendikalaşma konusunda ise ülkemiz tedirgin ve ürkektir. Bir türlü orta ve doğru yolu bulamamaktadır. Bunun ceremesinide ne yazıkki çalışan kesim çekmektedir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Bahar Pınar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-797</link>
		<dc:creator>Bahar Pınar</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2007 13:59:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-797</guid>
		<description>Blue Bey,

Katkınız için teşekkürler.

Beyaz yakalı derken vasıflı elemanlardan bahsediyorsak eğer, onların çoğu yukarıda anlattığım sebepler yüzünden çaresiz değiller ama psikolojik olarak güçsüzleşmiş ve kendilerini mecbur hisseder durumdalar. İşin doğasının bu olduğunu düşünüyorlar ne yazık ki. Bu sınıfa girenler illa sizin deyişinizle "vazgeçilemez, onsuz iş görülemez eleman" sınıfına dahil olmak zorunda değiller. Vazgeçilmez olanlar çok daha ileri bir safhadalar ve farkında iseler çalışma ortamlarını hem kendi hem de diğer çalışma arkadaşlarının lehine değiştirmek konusunda daha fazla güçe sahipler . O noktaya varmamış olan, şirket için vazgeçilmez olmayan ama yine de vasıflı olan elemanlar da belli bir güce sahipler. Çünkü vasıfları şirket içinde ne kadar az değerli olursa olsun, yerleri bir çırpıda dolmaz. Yani onlar da bir noktaya kadar vazgeçilmezler. Bir elemanın sadece şirkete, kültürüne, çalışma alışkanlıklarına alışması bile belli bir zaman alırken, gerçek anlamda yetiştirilemesi, işe alışması, iş yapmaya başlamasını varın siz düşünün. Aylar alacağı kesin, işin niteliğine göre bazı durumlarda 1-1,5 yıl da alabilir. Vasıflı elemanların kendilerinin vasıfsız olduğu zannına kapılarak boyun eğmek yerine mücadele etmeleri, vazgeçilmezlik sınırlarını zorlamaları gerekir. Kendi durumlarını farkına varmaları gerekir.

Ben, iş hayatının bu işleyişinin kader olmadığını, doğasının bu olmadığını ya da olmak zorunda olmadığını, resmin gerçeğini göstererek, farkındalık yaratarak anlatabileceğimizi düşünüyorum. Böylece güçsüzlüğün ve kanıksamının önüne geçilebilir belki. İş hayatının hengamesi içinde nefes almadan çalışan insanlara bunu farkettirmek kolay değil ama imkansız da değil. Herkesin içinde bulunduğu çöküntü, rahatasızlık apaçık gözüküyor ama insanlar ses çıkaramıyor. En başta dediğim gibi ya onlara göre efendi, üstlerine göre köle olanların arasına katılmak için ya da güçsüzlük ve kanıksama yüzünden herkes sessiz. Efendi kölelerin arasına girme heveslilerine ulaşmadan evvel, efendilerin rahatını kaçıracak olanların yani çalışanların, içlerindeki güçsüzlüğü ve kanıksamayı atmalarını sağlamak gerek. Sendikalasmak için de, meslek odalarının çalışma standartlarını belirlemesi ve işyerlerini bunları uygulamaya zorlaması icin de, bu kanıksamayı ve gucsuzlugu yok etmek ilk adım olabilir. Böyle bir talep olmadan söyledikleriniz gerçekleşebilir mi? Zannetmiyorum. Devlet, şirketleri, çalışanların mutlaka sendikalı olmaları konusunda zorlasın, meslek odalarını bu organizasyonu yapmaları için görevlendirsin, teşvik etsin diyebiliriz. Peki bu durup dururken olabilir mi? Devleti buna zorlayacak bir güç olmalı, böyle bir talep olmalı. Bu talep de çalışanlardan gelebilir ancak. Kölelik ve mecburiyet düşüncesinden kurtulmak gerek. Tabii ki mecburiyetlerimiz var ama nereye kadar? En azından bunu tartışmaya açmış olmayı umut ediyorum.

Saygılarımla,</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Blue Bey,</p>
<p>Katkınız için teşekkürler.</p>
<p>Beyaz yakalı derken vasıflı elemanlardan bahsediyorsak eğer, onların çoğu yukarıda anlattığım sebepler yüzünden çaresiz değiller ama psikolojik olarak güçsüzleşmiş ve kendilerini mecbur hisseder durumdalar. İşin doğasının bu olduğunu düşünüyorlar ne yazık ki. Bu sınıfa girenler illa sizin deyişinizle &#8220;vazgeçilemez, onsuz iş görülemez eleman&#8221; sınıfına dahil olmak zorunda değiller. Vazgeçilmez olanlar çok daha ileri bir safhadalar ve farkında iseler çalışma ortamlarını hem kendi hem de diğer çalışma arkadaşlarının lehine değiştirmek konusunda daha fazla güçe sahipler . O noktaya varmamış olan, şirket için vazgeçilmez olmayan ama yine de vasıflı olan elemanlar da belli bir güce sahipler. Çünkü vasıfları şirket içinde ne kadar az değerli olursa olsun, yerleri bir çırpıda dolmaz. Yani onlar da bir noktaya kadar vazgeçilmezler. Bir elemanın sadece şirkete, kültürüne, çalışma alışkanlıklarına alışması bile belli bir zaman alırken, gerçek anlamda yetiştirilemesi, işe alışması, iş yapmaya başlamasını varın siz düşünün. Aylar alacağı kesin, işin niteliğine göre bazı durumlarda 1-1,5 yıl da alabilir. Vasıflı elemanların kendilerinin vasıfsız olduğu zannına kapılarak boyun eğmek yerine mücadele etmeleri, vazgeçilmezlik sınırlarını zorlamaları gerekir. Kendi durumlarını farkına varmaları gerekir.</p>
<p>Ben, iş hayatının bu işleyişinin kader olmadığını, doğasının bu olmadığını ya da olmak zorunda olmadığını, resmin gerçeğini göstererek, farkındalık yaratarak anlatabileceğimizi düşünüyorum. Böylece güçsüzlüğün ve kanıksamının önüne geçilebilir belki. İş hayatının hengamesi içinde nefes almadan çalışan insanlara bunu farkettirmek kolay değil ama imkansız da değil. Herkesin içinde bulunduğu çöküntü, rahatasızlık apaçık gözüküyor ama insanlar ses çıkaramıyor. En başta dediğim gibi ya onlara göre efendi, üstlerine göre köle olanların arasına katılmak için ya da güçsüzlük ve kanıksama yüzünden herkes sessiz. Efendi kölelerin arasına girme heveslilerine ulaşmadan evvel, efendilerin rahatını kaçıracak olanların yani çalışanların, içlerindeki güçsüzlüğü ve kanıksamayı atmalarını sağlamak gerek. Sendikalasmak için de, meslek odalarının çalışma standartlarını belirlemesi ve işyerlerini bunları uygulamaya zorlaması icin de, bu kanıksamayı ve gucsuzlugu yok etmek ilk adım olabilir. Böyle bir talep olmadan söyledikleriniz gerçekleşebilir mi? Zannetmiyorum. Devlet, şirketleri, çalışanların mutlaka sendikalı olmaları konusunda zorlasın, meslek odalarını bu organizasyonu yapmaları için görevlendirsin, teşvik etsin diyebiliriz. Peki bu durup dururken olabilir mi? Devleti buna zorlayacak bir güç olmalı, böyle bir talep olmalı. Bu talep de çalışanlardan gelebilir ancak. Kölelik ve mecburiyet düşüncesinden kurtulmak gerek. Tabii ki mecburiyetlerimiz var ama nereye kadar? En azından bunu tartışmaya açmış olmayı umut ediyorum.</p>
<p>Saygılarımla,</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Mehmet tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-796</link>
		<dc:creator>Mehmet</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2007 13:33:48 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-796</guid>
		<description>Kul hakki, ah kul hakki diyesim geliyor...

Bahar Hanim, çok güzel ve zengin bir yazi olmus, biraz isyan da hissettim
seçtiginiz kelimelerden, anlasilan siz de biktiniz özel hayatinizin ihlal edilmesinden :(

Bu kisir döngünün Türkiye'ye ve sirketlerine zarar verdigini söylemissiniz,
çok dogru, çalisanlarin haklarinin son derecede iyi savunuldugu Fransa'daki
özel sirketler hemen her konuda türk özel sirketlerinin çok ilerisindeler. Ve
bu durumdan da en kazançli çikanlar gene sirketler!!!

&lt;b&gt;ARGE, karlilik, kalite... Meselâ ihracatta iki ülkeyi karsilastirmak bile mümkün degil. FR 490 milyar dolarda TR ise 100 milyar olsa göbek atacak vaziyette. Oysa fransa'nin nüfusu Türkiye ile ayni, yüz ölçümü ise daha küçük (550 bin km2)&lt;/b&gt;

Çalisanlarin haklarinin korunmasi için akilli bir sendikaciliga ihtiyaç var sanirim. Ama Fransizlar gibi çatismaci degil de almanlar gibi uzlasmaci bir karsi gücü kasdediyorum. Patron-çalisan arasindaki bilek güreslerinden herkes zararli çikar. En güzeli belli bir saydamlik çerçevesinde kazan-kazan iliskilerin kurulmasi...

Yazinizda üç temel eksen görebildim :
1) Türkiye'nin özel durumu,
2) kurumsal vicdan,
3) kul hakki.

Bu ikincisi aslinda çok dalli budakli bir konu, nasil oluyor da özünde iyi insanlar bir araya geldiklerinde anneleri çocuklarindan ayiran, çevreyi kirleten, silah üreten savas çikaran sirketler  kurabiliyorlar? Bu çok ilginç konuda bir kaç yazi yazmaya deger.

Müsadenizle 1 numaraya biraz degineyim bu aksam ve susayim :)

Görebildigim kadariyla Türkiye'nin kendine özgü bazi yönleri var ki bu &lt;b&gt;haksizliklarin kurumsallasmasina&lt;/b&gt; yol açmis ve sendikalasma olsa bile kalici bir degisime engel.

Birincisi risk algisi. Türkiye'de herkes için risk algisi çok büyük. Deprem, darbe, kriz
Irak savasi... Basin herseyi abartiyor, borsa küçük, spekülasyona çok açik. Onun için yatirimcilar miyop, "kisa vadede ne kazanirsam kâr"
diyerek insana yatirim yapmiyorlar. Dikkat ederseniz en çok aranan elemanlar
satis temsilcisi ve üst seviyede yönetici. Yani isletmelerin iki hedefi var :

1) hizla nakit toplamak,
2) çalisanlari limon gibi sıkıp suyunu içmek.

Mühendis veya insan kaynaklari gibi eleman aranmiyor çünkü akilci
çözüme gerek yok vur kaç yönteminde. 
&lt;b&gt;Bu degisecek 5 yila kadar, enflasyon düstü, kurumsallasmis yabanci firmalar geliyor, BDDK gibi kurumlar, yeni ihale yasalari...&lt;/b&gt;

Ikinci büyük sorun iyi yönetici yok denecek kadar az, kaynak israfi (insan dahil) çok büyük. Yönetimin hatalarini "en alttakiler" özel hayatlarini da harcayarak toparlamak zorunda.
&lt;b&gt;Bu da degisir, zaten degisemeyen sirketler yok olacak dinozorlar gibi, 
aile sirketleri piyasayi terk edecek yavas yavas, bunu hizlandirmak için ise üniversitelerle is adamlarinin daha yakin çalismasi lâzim&lt;/b&gt;

üçü¨ncüsü altyapi ve yan hizmetler çok iyi degil. Hal böyle olunca beyaz yakalilar tikanan trafigi, bozulan telefonlari, aksayan teslimatlari ve tahsilatlari tazmin etmek için avrupali meslaktaslarina bakarak daha çok çalismak zorunda kaliyorlar.

&lt;b&gt;Bunun degismesi için simdi baslasak en az bir 30 yil ve bir GSMH'nin 4-5 misli para gerek, ancak çocuklarimiza yetisir ama yapmaya deger :)&lt;/b&gt;

dostlukla</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Kul hakki, ah kul hakki diyesim geliyor&#8230;</p>
<p>Bahar Hanim, çok güzel ve zengin bir yazi olmus, biraz isyan da hissettim<br />
seçtiginiz kelimelerden, anlasilan siz de biktiniz özel hayatinizin ihlal edilmesinden :(</p>
<p>Bu kisir döngünün Türkiye&#8217;ye ve sirketlerine zarar verdigini söylemissiniz,<br />
çok dogru, çalisanlarin haklarinin son derecede iyi savunuldugu Fransa&#8217;daki<br />
özel sirketler hemen her konuda türk özel sirketlerinin çok ilerisindeler. Ve<br />
bu durumdan da en kazançli çikanlar gene sirketler!!!</p>
<p><b>ARGE, karlilik, kalite&#8230; Meselâ ihracatta iki ülkeyi karsilastirmak bile mümkün degil. FR 490 milyar dolarda TR ise 100 milyar olsa göbek atacak vaziyette. Oysa fransa&#8217;nin nüfusu Türkiye ile ayni, yüz ölçümü ise daha küçük (550 bin km2)</b></p>
<p>Çalisanlarin haklarinin korunmasi için akilli bir sendikaciliga ihtiyaç var sanirim. Ama Fransizlar gibi çatismaci degil de almanlar gibi uzlasmaci bir karsi gücü kasdediyorum. Patron-çalisan arasindaki bilek güreslerinden herkes zararli çikar. En güzeli belli bir saydamlik çerçevesinde kazan-kazan iliskilerin kurulmasi&#8230;</p>
<p>Yazinizda üç temel eksen görebildim :<br />
1) Türkiye&#8217;nin özel durumu,<br />
2) kurumsal vicdan,<br />
3) kul hakki.</p>
<p>Bu ikincisi aslinda çok dalli budakli bir konu, nasil oluyor da özünde iyi insanlar bir araya geldiklerinde anneleri çocuklarindan ayiran, çevreyi kirleten, silah üreten savas çikaran sirketler  kurabiliyorlar? Bu çok ilginç konuda bir kaç yazi yazmaya deger.</p>
<p>Müsadenizle 1 numaraya biraz degineyim bu aksam ve susayim :)</p>
<p>Görebildigim kadariyla Türkiye&#8217;nin kendine özgü bazi yönleri var ki bu <b>haksizliklarin kurumsallasmasina</b> yol açmis ve sendikalasma olsa bile kalici bir degisime engel.</p>
<p>Birincisi risk algisi. Türkiye&#8217;de herkes için risk algisi çok büyük. Deprem, darbe, kriz<br />
Irak savasi&#8230; Basin herseyi abartiyor, borsa küçük, spekülasyona çok açik. Onun için yatirimcilar miyop, &#8220;kisa vadede ne kazanirsam kâr&#8221;<br />
diyerek insana yatirim yapmiyorlar. Dikkat ederseniz en çok aranan elemanlar<br />
satis temsilcisi ve üst seviyede yönetici. Yani isletmelerin iki hedefi var :</p>
<p>1) hizla nakit toplamak,<br />
2) çalisanlari limon gibi sıkıp suyunu içmek.</p>
<p>Mühendis veya insan kaynaklari gibi eleman aranmiyor çünkü akilci<br />
çözüme gerek yok vur kaç yönteminde.<br />
<b>Bu degisecek 5 yila kadar, enflasyon düstü, kurumsallasmis yabanci firmalar geliyor, BDDK gibi kurumlar, yeni ihale yasalari&#8230;</b></p>
<p>Ikinci büyük sorun iyi yönetici yok denecek kadar az, kaynak israfi (insan dahil) çok büyük. Yönetimin hatalarini &#8220;en alttakiler&#8221; özel hayatlarini da harcayarak toparlamak zorunda.<br />
<b>Bu da degisir, zaten degisemeyen sirketler yok olacak dinozorlar gibi,<br />
aile sirketleri piyasayi terk edecek yavas yavas, bunu hizlandirmak için ise üniversitelerle is adamlarinin daha yakin çalismasi lâzim</b></p>
<p>üçü¨ncüsü altyapi ve yan hizmetler çok iyi degil. Hal böyle olunca beyaz yakalilar tikanan trafigi, bozulan telefonlari, aksayan teslimatlari ve tahsilatlari tazmin etmek için avrupali meslaktaslarina bakarak daha çok çalismak zorunda kaliyorlar.</p>
<p><b>Bunun degismesi için simdi baslasak en az bir 30 yil ve bir GSMH&#8217;nin 4-5 misli para gerek, ancak çocuklarimiza yetisir ama yapmaya deger :)</b></p>
<p>dostlukla</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>blue tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-795</link>
		<dc:creator>blue</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2007 08:13:34 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/28/kole-efendi-diyalektigi-tersine-cevrilebilir-mi-ya-da-tamamen-ortadan-kaldirilabilir-mi/#comment-795</guid>
		<description>Bahar hanım,

Bir kısır döngü var, bunu aşmanın yolu da yine bireylerden geçiyor. İşsizlik problemi işverenlerin davranışlarını doğrudan etkiliyor. Piyasada sıkı rekabet, düşük kar marjları işvereni, en kolay tasarruf edilecek ve kullanılabilecek kaynak olan insan'a yönlendiriyor. Fakat en büyük suçlu çalışan. İşini muhafaza etmek için her söylenene 'he !' diyor, inanmadığı şeylere inanırmış gibi davranmak durumunda kalıyor, daha iyisini bulmak ümidiyle savaşmak yerine teslim olmayı, boyun eğmeyi yeğliyor. 
Mavi yaka bu konuda daha şanslı. Sendikalaşarak haklarını savunabiliyorlar. Beyaz yakanın böyle bir şansı yok. Ücretsiz fazla mesai, eve iş götürmek, düşük maaş ve bilimum diğer olumsuzluklar 'fedakarlık' namı altında, 'sen gidersen dışarıda aynı koşullarda çalışacak binlerce insan var' sözcüğü baskısı altında ister istemez kabulleniliyor. Ancak vazgeçilemez, onsuz iş görülemez eleman olarak rüştünüzü ispat ederseniz naz yapmaya cesaretiniz olabiliyor. 
İnce ve karışık dengeler üzerine kurulmuş bir sistem. Çözüm, beyaz yakanın sendikalaşması, odaların belli minimum standartları belirlemesi ve forse etmesi. Yoksa piyasada 'aç kalmaktansa köpek gibi karın tokluğuna çalışırım' mantığına sahip ki, bir bakıma haklılar, insanlar varken bu köle/ efendi sisteminin ortadan kalkması pek mümkün görünmüyor.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bahar hanım,</p>
<p>Bir kısır döngü var, bunu aşmanın yolu da yine bireylerden geçiyor. İşsizlik problemi işverenlerin davranışlarını doğrudan etkiliyor. Piyasada sıkı rekabet, düşük kar marjları işvereni, en kolay tasarruf edilecek ve kullanılabilecek kaynak olan insan&#8217;a yönlendiriyor. Fakat en büyük suçlu çalışan. İşini muhafaza etmek için her söylenene &#8216;he !&#8217; diyor, inanmadığı şeylere inanırmış gibi davranmak durumunda kalıyor, daha iyisini bulmak ümidiyle savaşmak yerine teslim olmayı, boyun eğmeyi yeğliyor.<br />
Mavi yaka bu konuda daha şanslı. Sendikalaşarak haklarını savunabiliyorlar. Beyaz yakanın böyle bir şansı yok. Ücretsiz fazla mesai, eve iş götürmek, düşük maaş ve bilimum diğer olumsuzluklar &#8216;fedakarlık&#8217; namı altında, &#8217;sen gidersen dışarıda aynı koşullarda çalışacak binlerce insan var&#8217; sözcüğü baskısı altında ister istemez kabulleniliyor. Ancak vazgeçilemez, onsuz iş görülemez eleman olarak rüştünüzü ispat ederseniz naz yapmaya cesaretiniz olabiliyor.<br />
İnce ve karışık dengeler üzerine kurulmuş bir sistem. Çözüm, beyaz yakanın sendikalaşması, odaların belli minimum standartları belirlemesi ve forse etmesi. Yoksa piyasada &#8216;aç kalmaktansa köpek gibi karın tokluğuna çalışırım&#8217; mantığına sahip ki, bir bakıma haklılar, insanlar varken bu köle/ efendi sisteminin ortadan kalkması pek mümkün görünmüyor.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
