<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress/2.3.1" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>
<channel>
	<title>Tarihi Doğru Okumak yazısına yapılan yorumlar</title>
	<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Tue, 07 Oct 2008 08:40:29 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.1</generator>
		<item>
		<title>Derin Düşünce &#187; 23 Nisan &#38; İlah-i Adaleti Perde Arkasından Gözlemek tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-1060</link>
		<dc:creator>Derin Düşünce &#187; 23 Nisan &#38; İlah-i Adaleti Perde Arkasından Gözlemek</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2007 11:24:55 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-1060</guid>
		<description>[...] Suat Öztürk’ün &#8220;Tarihi Doğru Okumak&#8221;la ilgili olarak DerinDüşünce’deki yazısının ardından Düşünceler’de ve Geliboluyuanlamak’ta da tarihe objektif yaklaşımlarıyla dikkat çeken usta tarihçi Mustafa Armağan’ın Küller Altında Yakın Tarih adlı kitabının tanıtımı yazısı yayımlanmıştı. Bahsedilen kitapta “Hangi 23 Nisan?” başlıklı bir yazı var. İçinde bulunduğumuz gün hasebiyle değinmek istedim. [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[&#8230;] Suat Öztürk’ün &#8220;Tarihi Doğru Okumak&#8221;la ilgili olarak DerinDüşünce’deki yazısının ardından Düşünceler’de ve Geliboluyuanlamak’ta da tarihe objektif yaklaşımlarıyla dikkat çeken usta tarihçi Mustafa Armağan’ın Küller Altında Yakın Tarih adlı kitabının tanıtımı yazısı yayımlanmıştı. Bahsedilen kitapta “Hangi 23 Nisan?” başlıklı bir yazı var. İçinde bulunduğumuz gün hasebiyle değinmek istedim. [&#8230;]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Düşünceler.. &#187; Küller Altında Yakın Tarih tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-866</link>
		<dc:creator>Düşünceler.. &#187; Küller Altında Yakın Tarih</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Apr 2007 22:01:41 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-866</guid>
		<description>[...] Yakın tarihin en yanlış bilindiği ülkelerden biri olduğumuz gerçek mi? Evet, maalesef. Sanırım bunun sebebi  E.Renan&#8217;ın &#8220;Millet nedir?&#8221;de &#8220;Tarihin yanlış yazılması, millet olmanın ayrılmaz bir parçasıdır&#8221; dediği paradigmada gizli. İmparatorluktan ulus devlete büzülen bir millete uydurulan elbise bu adeta.   &#8220;Tarihi doğru okumalıyız&#8221; deriz. &#8220;Nasıl?&#8221;ı konusunda çoğu kez çuvallasak da tarih okumanın  &#8220;ihtiyaç&#8221; olması hasebiyle bir biçimde tarih okuyoruz. Daha önce &#8220;Tarihi Doğru Okumak&#8221; başlıklı bir yazımda da değinmiştim;  mutlak nesnel bir tarih okuması tabiatı itibarı ile mümkün değil ama en azından bu nesnelliğe yakın bir noktayı yakalamaya çaba gösterebiliriz. [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[&#8230;] Yakın tarihin en yanlış bilindiği ülkelerden biri olduğumuz gerçek mi? Evet, maalesef. Sanırım bunun sebebi  E.Renan&#8217;ın &#8220;Millet nedir?&#8221;de &#8220;Tarihin yanlış yazılması, millet olmanın ayrılmaz bir parçasıdır&#8221; dediği paradigmada gizli. İmparatorluktan ulus devlete büzülen bir millete uydurulan elbise bu adeta.   &#8220;Tarihi doğru okumalıyız&#8221; deriz. &#8220;Nasıl?&#8221;ı konusunda çoğu kez çuvallasak da tarih okumanın  &#8220;ihtiyaç&#8221; olması hasebiyle bir biçimde tarih okuyoruz. Daha önce &#8220;Tarihi Doğru Okumak&#8221; başlıklı bir yazımda da değinmiştim;  mutlak nesnel bir tarih okuması tabiatı itibarı ile mümkün değil ama en azından bu nesnelliğe yakın bir noktayı yakalamaya çaba gösterebiliriz. [&#8230;]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Ayşenur Bulut tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-660</link>
		<dc:creator>Ayşenur Bulut</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2007 20:13:32 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-660</guid>
		<description>Yorumlar yazıyı amacına daha da iyi ulaştırmış, zahmeti için herekese teşekkürler.

Hafızasını kaybeden insanların hayat hikayeleri ile tarih meselesini bir arada okumak lazım. Tarihi olmayanın ne halde olduğunu daha iyi anlarız sanırım. Ama gerçek olan şu ki, hafızayı yeniden kazanmak başkalarının size anlattıkları ile ters değil doğru orantılıdır.

Yıllardır hergün okullarda kapsül kapsül resmi tarih yutuyoruz, başka bi tanımı yok bunun !

Her duyduğuna inan sanki mankurtlaşmış gibi olmamak için, yüzde yüz gerçek bir tarih öğrenemesek de Suat Bey'in önerdiği yöntem ile "daha doğru bir tarih" bilgisi edinmek mümkün</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Yorumlar yazıyı amacına daha da iyi ulaştırmış, zahmeti için herekese teşekkürler.</p>
<p>Hafızasını kaybeden insanların hayat hikayeleri ile tarih meselesini bir arada okumak lazım. Tarihi olmayanın ne halde olduğunu daha iyi anlarız sanırım. Ama gerçek olan şu ki, hafızayı yeniden kazanmak başkalarının size anlattıkları ile ters değil doğru orantılıdır.</p>
<p>Yıllardır hergün okullarda kapsül kapsül resmi tarih yutuyoruz, başka bi tanımı yok bunun !</p>
<p>Her duyduğuna inan sanki mankurtlaşmış gibi olmamak için, yüzde yüz gerçek bir tarih öğrenemesek de Suat Bey&#8217;in önerdiği yöntem ile &#8220;daha doğru bir tarih&#8221; bilgisi edinmek mümkün</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Öncü Nesil tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-633</link>
		<dc:creator>Öncü Nesil</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2007 13:53:19 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-633</guid>
		<description>Burada herkes alim-talebe ilişkisi  içinde değil yani öğreten ve öğrenen taraf olmak için değil genellikle "paylaşmak" için buradadır. Ama Bazen herkesin bildiği bir şeyi bir kez daha yazarız, Bazen tamamen yeni bir şey öğreniriz, bazen öğretiriz; en çok da yaptığımız belki paylaşmaktır. Çok teşekkür ederim. Allah'ın Selamı üzerinize olsun inş.

***/***


     YOLDAKİ İŞARETLER  

Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’in giriş bölümünde, bu kitabı yazış sebebini şöyle açıklıyor: “insanlık bugün bir uçurumun kenarındadır. Doğu ve batı dünyası insani değerler noktasında iflas etmiştir. Batı tarafından insanlığa vaat edilen hiçbir şeyin gerçekleşmediği, tam aksine uçurumun kenarına geldiği,  dolayısıyla insanlığın yeni bir yönelişe muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, dünyanın en buhranlı dönemini yaşadığı kargaşa ve başıboşluğun hakim olduğu çağda İslam’ın ortaya çıkma zamanı gelmiştir. İslam ümmeti bu fırsatı kullanmalı ve rolünü ifa etmelidir. Devran, İslam’ın devranıdır. Şüphesiz biz bugün insanlığın tamamen habersiz olduğu meseleyi bilmekteyiz. Böylece bu mevzuu pratiğe geçirmeli ve düşünceyle amel arasında denge sağlanarak bir ümmet meydana getirilmelidir. İslam ülkelerinde kıyamın vücut bulması ancak bununla mümkün olacaktır. Eninde sonunda bütün dünya İslam ülkelerinin hâkimiyeti altına girecektir. Bu İslam’i  kıyam nasıl başlamalıdır? Bir öncü cemaat ortaya çıkmalı ve cahiliyetin bütün cihana hükmettiği bu çağda kıyam etmelidir. Bu cemaat dört bir yanını kuşatan cahiliye toplumundan ne zaman kopacağına ve bu toplumla ne zaman irtibat kuracağına karar verebilecek güce sahip olmalıdır. Bu cemaatin, onun önündeki uzun yolun başlangıcına götürebilecek hedeflerine varabilmesi için hangi rolü oynaması gerektiğini öğretecek ve onu asıl görevinin bilincine vardıracak işaretlere ihtiyacı vardır. Bu Yoldaki İşaretler yeryüzünü kuşatan cahiliye karşısında nasıl bir tavır takınmasını gerektiğini gösterecektir ona. Cemaat bu cahiliyete karşı nasıl davranmalı ve bizatihi ne gibi bir tavır sergilemelidir? Halktan ne zaman kopmalı veya halkla ne zaman kaynaşmalıdır? Ne zaman ve hangi şartlar altında İslam’ın diliyle konuşmalıdır halkla? Bütün bunların cevabını, bu işaretler verecektir ona. Yoldaki İşaretler’i niceden beridir sabırla beklediğimiz bu öncü cemaat için yazdım işte…” diyor. Seyyid kutub’un, özlediği ‘Nesil’, ‘Örnek Kur’- an Nesli’ idi. İşte, sahabeden oluşan bu ilk ‘Neslin’ inşasını, meydana geliş şeklini Yoldaki işaretler’de şöyle anlatmaktadır:

1- BU NESLİN BESLENME KAYNAĞI SADECE KUR’AN DI: 
Sahabe sadece Kur’an’dan beslenmişti.  Başka bir kaynak yokluğundan değil, bilinçli bir tercih neticesinde Kur’an’ı tek kaynak olarak seçmişti. “Biz de bugün bir cahiliyet içerisinde yüzüyoruz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliyet gibi, hatta daha da katı. Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor. İnsanların düşünce ve inançları, adet ve gelenekleri kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, prensip ve nizamları… Hatta çok kere İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam felsefesi ve İslam düşüncesi olarak sandığımız şeylerin pek çoğu bunun içinde… Onlar da bu cahiliyetin yapısını taşıyorlar.”
Hz. Peygamber (sas) Hz. Ömer in (ra) elindeki Tevrat parçalarını görünce; Ey Ömer, eğer Hz. Musa (as) da sağ olsaydı, onun da yapacağı şey bana tabi olmaktı, demek suretiyle, sahabenin başka kaynaklardan beslenmesini istememişti.

2- KUR’AN’A YAKLAŞMA VE ONDAN YARARLANMA ŞEKLİ:
Sahabe Kur’an’ı zevk alma, eğlenme, mücerret manada kültürünü  artırma, ilmi ve fıkhı iddialarına yeni bir mesned eklemek gayesi ile okumamıştı. Bilakis Kur’an’ı sadece Allah’ın emirlerini öğrenmek ve öğrendiklerini hemen pratiklerine aktarmak için okumuşlardı. Çünkü onlar Kur’an’ın zihni eğlenceyi temin eden bir kitap olarak gelmediğini, bir tarihi, bir edebiyat ve bir hikâye kitabı olmadığını biliyorlardı. Abdullah bin Mesud (ra), biz on ayet alır, onu iyice öğrenir ve hayatımıza aktardıktan sonra diğer ayetlere geçerdik, derken de bunu anlatmaya çalışmıştır. 

3- CAHİLİYEDEN AYRILIŞ: 
İslam’a giren bir sahabe, geçmiş cahiliye hayatıyla bütün bağlarını koparmakta idi. Bu kopuş fiziken bir ayrılığı değil, fikri, zihni ve düşünsel bir ayrılığı öngörmekte idi. İşte Seyyid Kutub’a göre, Müslümanlar tekrar böyle bir ‘Nesil’ meydana getirmek istiyorlarsa, mutlaka, Sahabenin yetişme tarzında izlenen yol ve yöntemi esas almaları gerekmekte idi. Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de cahiliye cemiyetini şöyle tanımlamaktadır: “Allah’tan başkasına ibadet eden ve Müslüman olmayan her toplum cahili bir toplumdur. Yani gerek inanç ve düşünce tarzında, gerek ibadet kastı taşıyan yasalarda ve gerekse hukuki düzenlemelerde ortaksız Allah’a kul olmak ilkesine dayanmayan her toplum cahili bir toplumdur. Bu sebeple komünist, putperest, kapitalist ve faşist toplumlar ile laik Yahudi ve Hıristiyan toplumlar da cahil toplum kategorisine girmektedir. Ayrıca günümüzde Müslüman adı verilen kimi toplumlar da bu cahili toplum kategorisinden sayılmaktadır. Her ne kadar bu toplumlar Allah’tan başka birisini ilahlaştırdığı veya ondan başka ilahlara tapındığı için cahiliye toplumu çerçevesine girmemekte ise de günlük yaşayışı bakımından Allah’tan başkasına kulluk ettiği ve yalnız Allah’a kul olmaya rıza göstermediği için cahiliye toplumuna girmektedir. Günümüzde adı Müslüman olan bu cemiyetler,her ne kadar doğrudan doğruya Allah’tan başka birisini ilahlaştırmamak ise de, uluhiyetin en önemli özelliklerinden birisi olan kanun yapma yetkisini Allah’tan başkalarına vermekte, Allah’tan başka insanların koydukları hükümlere tabi olmakta; hayat nizamı, sistem ve değer ölçüsünü adet ve geleneklerini bu hakimiyet telakkisinden  almakta ve hemen hemen bütün hayati değerlerini bu ölçülere göre ayarlamaktadırlar. İslam bu gibi cemiyetlerin de Müslüman cemiyet olmadıklarını kabul etmekte ve kendi değer ölçüsüne göre bunların meşruiyetini reddetmektedir.”

“Biz de bugün bir cahiliyet içerisinde yüzüyoruz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliyet gibi, hatta daha da katı. Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor. İnsanların düşünce ve inançları, adet ve gelenekleri kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, prensip ve nizamları… Hatta çok kere İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam felsefesi ve İslam düşüncesi olarak sandığımız şeylerin pek çoğu bunun içinde… Onlar da bu cahiliyetin yapısını taşıyorlar. İşte Seyyid Kutub bu tür İslam görünümlü olan, şekli olarak namaz kılan, oruç tutan ve hacca giden cemiyetlerden akidevi anlamda onlardan kopup uzaklaşmanın zorunlu olduğunu söylemektedir”

“Seyyid Kutub’a göre, Müslüman’ın birinci görevi, cahiliye toplumunun dostluğunu kazanmak ya da onunla uzlaşmak değil, onu temelden değiştirmektir. Rabbani yöntem, bu değişikliklerin nasıl ve hangi aşamalardan geçilerek yapılacağını gösteren  yöntemdir. Bu yöntemi Kur’-an’dan başka yerde bulamayız. O halde, Kur’an’ın indiriliş ve uygulanış tarzını iyi kavramamız gerekir.”. Alev Erkilet Başer, age. sh.275


Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’de; metodun da tek olduğunu, kişinin düşünce, heva – hevesi ve şartlara göre yeni metotlar uygulayamayacağını belirterek, şu veciz sözü söylemektedir: “Nasıl ki, Kuran Rabbani ise metodu da Rabbanidir” diyordu. 

Seyyid Kutub, Hz. Muhammed (a.s)’ın mücadelesini örnek alarak, İslam’ı insanlara anlatış tarzını, metodunu 3 kategoride incelemektedir:

1-   MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK YAPARAK: 
Kuran nazil olduğu Arap toplumunda, ülke İran ve Romalılar tarafından işgal edilmişti. Hz. Peygamber (as) Arapları, bu iki işgalci ülkeye karşı milliyetçilik, kavmiyetçilik bayrağı altında toplayarak mücadelesini yürütebilirdi. Daha sonra da esas gayesi olan tevhidi onlara anlatır ve kabul ettirebilirdi. Bu çok kolay ve kısa zamanda netice getirebilecek bir yöntemdi. Yani, insanları önce kendisine kul eder, sonra da Rabb’inin sultasına kulluk ettirebilirdi. Fakat Allah-u Teala Yüce  Peygamberini böyle bir yöne tevcih etmedi ve öncelikle ondan “Allah’- dan başka ilah yoktur” ilkesini haykırmasını istedi. Allah-u Teala Peygamberini ve beraberindeki Mü’minleri yormak mı istiyordu? Hâşâ! Allah-u Teala bütün bunları, sadece bundan başka bir yol olmadığını göstermek için yapıyordu. Maksat yeryüzünü Romalı ve İranlı putun elinden kurtarıp bir Arap putunun eline teslim etmek değildi. Put her yerde ve her çeşidi ile puttur. Yeryüzü Allah’ın mülküdür ve “La İlahe İllallah-Allah’tan başka ilah yoktur” sancağı yeryüzünün üzerine çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkânsızdı. 

2-   FAKİRLİK-FUKARALIK EDEBİYATI YAPARAK:
     Arap toplumunda küçük bir azınlık mal ve ticareti elinde bulunduruyor, büyük çoğunluk ise açlık ve sefalet içinde yüzüyordu. Hz. Peygamber (a.s) fakir, fukara ve yoksul adına içtimai bir bayrak açarak zengin kesime karşı isyan eder ve dolayısıyla zenginlerin ellerinden mallarını alarak fakirlere dağıtabilirdi. Bu takdirde Araplar ikiye bölünerek büyük çoğunluk zenginlere karşı düzenlenecek bir isyanın içinde yer alabilirdi. Böylece Hz. Peygamber (a.s) ekseriyeti kendi yanına çekip daha sonra da La İlahe İllallah davasını bunlara anlatabilirdi. Fakat Allah-u Teala bu yolu da Peygamberine uygun görmemişti. Çünkü Allah, Tevhid bayrağının yanında başka bayrakların dalgalanmasına izin vermiyordu. 


3-   İFFET VE AHLAK DUYGULARINI KULLANARAK:
Arap toplumunda ahlaki seviye de en alt noktada bulunuyordu. İçki, kumar ve fuhuş alabildiğine yaygındı. Bu dönemin şiirleri içki, kumar ve kadın methiyeleri ile doluydu. Her çeşidi ile çıplaklık ve ahlaksızlık, bu cemiyetin belirgin özellikleri arasında yer alıyordu. Peygamber isteseydi bir ıslahatçı olarak çıkıp, cemiyetin bozulan ahlakını düzeltmek ve toplumu temizlemek için uğraşabilirdi. Böylece, Hz. Peygamber (a.s) o şekilde hareket ederek, başlangıçta çevresinde temiz ahlaklı, sahih ruh safiyetine sahip kimseleri toplayıp, getirmiş olduğu akideyi onlara kabul ettirirdi. Dolayısıyla yolun başlangıcında “La ilahe illallah” davasına karşı çıkanları bertaraf etmiş olurdu. Allah-u Teala peygamberini bu yola da sevk etmiyordu. Çünkü bu yolun da geçerli bir usul olmadığını biliyordu. Nitekim itikadi bir nizamı yerleştiremeden evvel konulacak bütün değer ölçüleri bu şekliyle tutarsız olacaktı. 

Bu Dine Sahip Çıkanların Şu Gerçeği İyice Bilmeleri Gerekir: Bu din nasıl Rabbani bir din ise, onun hareket metodu da Rabbanidir, esas tabiatına uygundur. Bu dinin özünü hareket metodundan ayırmak mümkün değildir. Dolayısıyla Rabbani düşünce tarzına ve Rabbani hayata, Rabbani mefkûreden başka bir yolla ulaşılması da imkânsızdır.

Burada sözü edilen yöntem, peygamberlerin ortak yöntemidir, değişmemiştir,
her zaman ve mekan için aynıdır. Çünkü tarih boyunca cahliyye de değişmemiştir. Allah bu yöntemi davetçilerin içtihadına bırakmamış, bizzat belirlemiştir. Rabbani yöntem, davayı dava adamından önemli kılan bir yöntemdir. İçinde yaşanılan cahiliye sistemini, sistemin belirlediği gayri İslam’i yol ve yöntemlerle ele geçirmek, ya da sistemle uzlaşmak, onunla iyi geçinmek, kadroları ele geçirmek gibi yöntemler de, bu yöntemin kabul etmeyeceği bir şekildir. Peygamberi yöntem, İslam’ın cahiliye  toplumunda apayrı ve ondan fikren ayrılmış organik bir hareket halinde ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Kutub’a göre, İslam  hiçbir zaman cahiliyyenin gölgesi altında yeşeremez; hem ondan ayrı, hem de onun karşısında yer alan bir yapı oluşturması gerekir. 
 

Kutub’a göre, İslam’ın cahliye karşısında organik bir yapı olarak ortaya çıkmasının iki yolu vardır: Beyan ve cihad</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Burada herkes alim-talebe ilişkisi  içinde değil yani öğreten ve öğrenen taraf olmak için değil genellikle &#8220;paylaşmak&#8221; için buradadır. Ama Bazen herkesin bildiği bir şeyi bir kez daha yazarız, Bazen tamamen yeni bir şey öğreniriz, bazen öğretiriz; en çok da yaptığımız belki paylaşmaktır. Çok teşekkür ederim. Allah&#8217;ın Selamı üzerinize olsun inş.</p>
<p>***/***</p>
<p>     YOLDAKİ İŞARETLER  </p>
<p>Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’in giriş bölümünde, bu kitabı yazış sebebini şöyle açıklıyor: “insanlık bugün bir uçurumun kenarındadır. Doğu ve batı dünyası insani değerler noktasında iflas etmiştir. Batı tarafından insanlığa vaat edilen hiçbir şeyin gerçekleşmediği, tam aksine uçurumun kenarına geldiği,  dolayısıyla insanlığın yeni bir yönelişe muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, dünyanın en buhranlı dönemini yaşadığı kargaşa ve başıboşluğun hakim olduğu çağda İslam’ın ortaya çıkma zamanı gelmiştir. İslam ümmeti bu fırsatı kullanmalı ve rolünü ifa etmelidir. Devran, İslam’ın devranıdır. Şüphesiz biz bugün insanlığın tamamen habersiz olduğu meseleyi bilmekteyiz. Böylece bu mevzuu pratiğe geçirmeli ve düşünceyle amel arasında denge sağlanarak bir ümmet meydana getirilmelidir. İslam ülkelerinde kıyamın vücut bulması ancak bununla mümkün olacaktır. Eninde sonunda bütün dünya İslam ülkelerinin hâkimiyeti altına girecektir. Bu İslam’i  kıyam nasıl başlamalıdır? Bir öncü cemaat ortaya çıkmalı ve cahiliyetin bütün cihana hükmettiği bu çağda kıyam etmelidir. Bu cemaat dört bir yanını kuşatan cahiliye toplumundan ne zaman kopacağına ve bu toplumla ne zaman irtibat kuracağına karar verebilecek güce sahip olmalıdır. Bu cemaatin, onun önündeki uzun yolun başlangıcına götürebilecek hedeflerine varabilmesi için hangi rolü oynaması gerektiğini öğretecek ve onu asıl görevinin bilincine vardıracak işaretlere ihtiyacı vardır. Bu Yoldaki İşaretler yeryüzünü kuşatan cahiliye karşısında nasıl bir tavır takınmasını gerektiğini gösterecektir ona. Cemaat bu cahiliyete karşı nasıl davranmalı ve bizatihi ne gibi bir tavır sergilemelidir? Halktan ne zaman kopmalı veya halkla ne zaman kaynaşmalıdır? Ne zaman ve hangi şartlar altında İslam’ın diliyle konuşmalıdır halkla? Bütün bunların cevabını, bu işaretler verecektir ona. Yoldaki İşaretler’i niceden beridir sabırla beklediğimiz bu öncü cemaat için yazdım işte…” diyor. Seyyid kutub’un, özlediği ‘Nesil’, ‘Örnek Kur’- an Nesli’ idi. İşte, sahabeden oluşan bu ilk ‘Neslin’ inşasını, meydana geliş şeklini Yoldaki işaretler’de şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>1- BU NESLİN BESLENME KAYNAĞI SADECE KUR’AN DI:<br />
Sahabe sadece Kur’an’dan beslenmişti.  Başka bir kaynak yokluğundan değil, bilinçli bir tercih neticesinde Kur’an’ı tek kaynak olarak seçmişti. “Biz de bugün bir cahiliyet içerisinde yüzüyoruz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliyet gibi, hatta daha da katı. Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor. İnsanların düşünce ve inançları, adet ve gelenekleri kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, prensip ve nizamları… Hatta çok kere İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam felsefesi ve İslam düşüncesi olarak sandığımız şeylerin pek çoğu bunun içinde… Onlar da bu cahiliyetin yapısını taşıyorlar.”<br />
Hz. Peygamber (sas) Hz. Ömer in (ra) elindeki Tevrat parçalarını görünce; Ey Ömer, eğer Hz. Musa (as) da sağ olsaydı, onun da yapacağı şey bana tabi olmaktı, demek suretiyle, sahabenin başka kaynaklardan beslenmesini istememişti.</p>
<p>2- KUR’AN’A YAKLAŞMA VE ONDAN YARARLANMA ŞEKLİ:<br />
Sahabe Kur’an’ı zevk alma, eğlenme, mücerret manada kültürünü  artırma, ilmi ve fıkhı iddialarına yeni bir mesned eklemek gayesi ile okumamıştı. Bilakis Kur’an’ı sadece Allah’ın emirlerini öğrenmek ve öğrendiklerini hemen pratiklerine aktarmak için okumuşlardı. Çünkü onlar Kur’an’ın zihni eğlenceyi temin eden bir kitap olarak gelmediğini, bir tarihi, bir edebiyat ve bir hikâye kitabı olmadığını biliyorlardı. Abdullah bin Mesud (ra), biz on ayet alır, onu iyice öğrenir ve hayatımıza aktardıktan sonra diğer ayetlere geçerdik, derken de bunu anlatmaya çalışmıştır. </p>
<p>3- CAHİLİYEDEN AYRILIŞ:<br />
İslam’a giren bir sahabe, geçmiş cahiliye hayatıyla bütün bağlarını koparmakta idi. Bu kopuş fiziken bir ayrılığı değil, fikri, zihni ve düşünsel bir ayrılığı öngörmekte idi. İşte Seyyid Kutub’a göre, Müslümanlar tekrar böyle bir ‘Nesil’ meydana getirmek istiyorlarsa, mutlaka, Sahabenin yetişme tarzında izlenen yol ve yöntemi esas almaları gerekmekte idi. Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de cahiliye cemiyetini şöyle tanımlamaktadır: “Allah’tan başkasına ibadet eden ve Müslüman olmayan her toplum cahili bir toplumdur. Yani gerek inanç ve düşünce tarzında, gerek ibadet kastı taşıyan yasalarda ve gerekse hukuki düzenlemelerde ortaksız Allah’a kul olmak ilkesine dayanmayan her toplum cahili bir toplumdur. Bu sebeple komünist, putperest, kapitalist ve faşist toplumlar ile laik Yahudi ve Hıristiyan toplumlar da cahil toplum kategorisine girmektedir. Ayrıca günümüzde Müslüman adı verilen kimi toplumlar da bu cahili toplum kategorisinden sayılmaktadır. Her ne kadar bu toplumlar Allah’tan başka birisini ilahlaştırdığı veya ondan başka ilahlara tapındığı için cahiliye toplumu çerçevesine girmemekte ise de günlük yaşayışı bakımından Allah’tan başkasına kulluk ettiği ve yalnız Allah’a kul olmaya rıza göstermediği için cahiliye toplumuna girmektedir. Günümüzde adı Müslüman olan bu cemiyetler,her ne kadar doğrudan doğruya Allah’tan başka birisini ilahlaştırmamak ise de, uluhiyetin en önemli özelliklerinden birisi olan kanun yapma yetkisini Allah’tan başkalarına vermekte, Allah’tan başka insanların koydukları hükümlere tabi olmakta; hayat nizamı, sistem ve değer ölçüsünü adet ve geleneklerini bu hakimiyet telakkisinden  almakta ve hemen hemen bütün hayati değerlerini bu ölçülere göre ayarlamaktadırlar. İslam bu gibi cemiyetlerin de Müslüman cemiyet olmadıklarını kabul etmekte ve kendi değer ölçüsüne göre bunların meşruiyetini reddetmektedir.”</p>
<p>“Biz de bugün bir cahiliyet içerisinde yüzüyoruz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliyet gibi, hatta daha da katı. Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor. İnsanların düşünce ve inançları, adet ve gelenekleri kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, prensip ve nizamları… Hatta çok kere İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam felsefesi ve İslam düşüncesi olarak sandığımız şeylerin pek çoğu bunun içinde… Onlar da bu cahiliyetin yapısını taşıyorlar. İşte Seyyid Kutub bu tür İslam görünümlü olan, şekli olarak namaz kılan, oruç tutan ve hacca giden cemiyetlerden akidevi anlamda onlardan kopup uzaklaşmanın zorunlu olduğunu söylemektedir”</p>
<p>“Seyyid Kutub’a göre, Müslüman’ın birinci görevi, cahiliye toplumunun dostluğunu kazanmak ya da onunla uzlaşmak değil, onu temelden değiştirmektir. Rabbani yöntem, bu değişikliklerin nasıl ve hangi aşamalardan geçilerek yapılacağını gösteren  yöntemdir. Bu yöntemi Kur’-an’dan başka yerde bulamayız. O halde, Kur’an’ın indiriliş ve uygulanış tarzını iyi kavramamız gerekir.”. Alev Erkilet Başer, age. sh.275</p>
<p>Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’de; metodun da tek olduğunu, kişinin düşünce, heva – hevesi ve şartlara göre yeni metotlar uygulayamayacağını belirterek, şu veciz sözü söylemektedir: “Nasıl ki, Kuran Rabbani ise metodu da Rabbanidir” diyordu. </p>
<p>Seyyid Kutub, Hz. Muhammed (a.s)’ın mücadelesini örnek alarak, İslam’ı insanlara anlatış tarzını, metodunu 3 kategoride incelemektedir:</p>
<p>1-   MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK YAPARAK:<br />
Kuran nazil olduğu Arap toplumunda, ülke İran ve Romalılar tarafından işgal edilmişti. Hz. Peygamber (as) Arapları, bu iki işgalci ülkeye karşı milliyetçilik, kavmiyetçilik bayrağı altında toplayarak mücadelesini yürütebilirdi. Daha sonra da esas gayesi olan tevhidi onlara anlatır ve kabul ettirebilirdi. Bu çok kolay ve kısa zamanda netice getirebilecek bir yöntemdi. Yani, insanları önce kendisine kul eder, sonra da Rabb’inin sultasına kulluk ettirebilirdi. Fakat Allah-u Teala Yüce  Peygamberini böyle bir yöne tevcih etmedi ve öncelikle ondan “Allah’- dan başka ilah yoktur” ilkesini haykırmasını istedi. Allah-u Teala Peygamberini ve beraberindeki Mü’minleri yormak mı istiyordu? Hâşâ! Allah-u Teala bütün bunları, sadece bundan başka bir yol olmadığını göstermek için yapıyordu. Maksat yeryüzünü Romalı ve İranlı putun elinden kurtarıp bir Arap putunun eline teslim etmek değildi. Put her yerde ve her çeşidi ile puttur. Yeryüzü Allah’ın mülküdür ve “La İlahe İllallah-Allah’tan başka ilah yoktur” sancağı yeryüzünün üzerine çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkânsızdı. </p>
<p>2-   FAKİRLİK-FUKARALIK EDEBİYATI YAPARAK:<br />
     Arap toplumunda küçük bir azınlık mal ve ticareti elinde bulunduruyor, büyük çoğunluk ise açlık ve sefalet içinde yüzüyordu. Hz. Peygamber (a.s) fakir, fukara ve yoksul adına içtimai bir bayrak açarak zengin kesime karşı isyan eder ve dolayısıyla zenginlerin ellerinden mallarını alarak fakirlere dağıtabilirdi. Bu takdirde Araplar ikiye bölünerek büyük çoğunluk zenginlere karşı düzenlenecek bir isyanın içinde yer alabilirdi. Böylece Hz. Peygamber (a.s) ekseriyeti kendi yanına çekip daha sonra da La İlahe İllallah davasını bunlara anlatabilirdi. Fakat Allah-u Teala bu yolu da Peygamberine uygun görmemişti. Çünkü Allah, Tevhid bayrağının yanında başka bayrakların dalgalanmasına izin vermiyordu. </p>
<p>3-   İFFET VE AHLAK DUYGULARINI KULLANARAK:<br />
Arap toplumunda ahlaki seviye de en alt noktada bulunuyordu. İçki, kumar ve fuhuş alabildiğine yaygındı. Bu dönemin şiirleri içki, kumar ve kadın methiyeleri ile doluydu. Her çeşidi ile çıplaklık ve ahlaksızlık, bu cemiyetin belirgin özellikleri arasında yer alıyordu. Peygamber isteseydi bir ıslahatçı olarak çıkıp, cemiyetin bozulan ahlakını düzeltmek ve toplumu temizlemek için uğraşabilirdi. Böylece, Hz. Peygamber (a.s) o şekilde hareket ederek, başlangıçta çevresinde temiz ahlaklı, sahih ruh safiyetine sahip kimseleri toplayıp, getirmiş olduğu akideyi onlara kabul ettirirdi. Dolayısıyla yolun başlangıcında “La ilahe illallah” davasına karşı çıkanları bertaraf etmiş olurdu. Allah-u Teala peygamberini bu yola da sevk etmiyordu. Çünkü bu yolun da geçerli bir usul olmadığını biliyordu. Nitekim itikadi bir nizamı yerleştiremeden evvel konulacak bütün değer ölçüleri bu şekliyle tutarsız olacaktı. </p>
<p>Bu Dine Sahip Çıkanların Şu Gerçeği İyice Bilmeleri Gerekir: Bu din nasıl Rabbani bir din ise, onun hareket metodu da Rabbanidir, esas tabiatına uygundur. Bu dinin özünü hareket metodundan ayırmak mümkün değildir. Dolayısıyla Rabbani düşünce tarzına ve Rabbani hayata, Rabbani mefkûreden başka bir yolla ulaşılması da imkânsızdır.</p>
<p>Burada sözü edilen yöntem, peygamberlerin ortak yöntemidir, değişmemiştir,<br />
her zaman ve mekan için aynıdır. Çünkü tarih boyunca cahliyye de değişmemiştir. Allah bu yöntemi davetçilerin içtihadına bırakmamış, bizzat belirlemiştir. Rabbani yöntem, davayı dava adamından önemli kılan bir yöntemdir. İçinde yaşanılan cahiliye sistemini, sistemin belirlediği gayri İslam’i yol ve yöntemlerle ele geçirmek, ya da sistemle uzlaşmak, onunla iyi geçinmek, kadroları ele geçirmek gibi yöntemler de, bu yöntemin kabul etmeyeceği bir şekildir. Peygamberi yöntem, İslam’ın cahiliye  toplumunda apayrı ve ondan fikren ayrılmış organik bir hareket halinde ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Kutub’a göre, İslam  hiçbir zaman cahiliyyenin gölgesi altında yeşeremez; hem ondan ayrı, hem de onun karşısında yer alan bir yapı oluşturması gerekir. </p>
<p>Kutub’a göre, İslam’ın cahliye karşısında organik bir yapı olarak ortaya çıkmasının iki yolu vardır: Beyan ve cihad</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mr^sair tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-623</link>
		<dc:creator>mr^sair</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2007 22:38:26 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-623</guid>
		<description>Yazının tamamını gönderdigi mi sanıyordum, oysa ki çıkmamış. Tekrar yazayım o halde...

Ho : a = b
H1 : a =!b , Birden fazla parametre var ise: En az biri diğerlerinden farklı.. türünde
 veya;
H1 : a &#62;b , gibi benim kullanmayı sevmedigim "mü" türü parametreler ile de hipotez kurulabilir. Ardından, alfa önem seviyesi belirlenip test istatistigi hesaplanır vs...

Toplanan verilerle hipotez test edilir ve Ho ın kabul edilip edilmemesine göre de, kuram geçerlidir yahut degilidir. Hipotez kabul edilir ise, kuram geçerli olur ve deneysel ispatla  dogrulanmıs olur.

Pozitivizmin tümdengelime dayalı nicel (matematiksel gibi ölçülebilen) metotları bunlarla ugrasır. Fenomenolojik ugraşıda ise, Pozitivist yaklaşımın aksine, baştan bir kuram oluşturulmaz, hipotezler test edilme yerine oluşturulup, açıklanır. Nihâi olarak, genelleme yerine de, anlama yoluna gidilir. Demek ki, Tümdengelim Teolojinin konusuna giremez ve söz konusu kanun koyma, genelleme gibi yandaş başlıklar ile de olsa, birbirine bağdaştırılamaz. 

""""İmanı ahlaktan, ahlakı imandan, imanı ibadetten muamelattan ayrılmaz hepsi bir bütündür""""
""""İbadet, ahlak, iman esaslarını, ayetlerini ayrı ayrı tüme varım şeklinde değerlendiremeyiz. Hepsi bir bütündür, tümden gelimdir.""""

Tümdengelimin; İslam'ın tam zıddına, -lâ- der geçerim dediginiz türden sistemlerin arasına koydugunuz Pozitivizm (ki bu konuda Comte un Pozitivizmini incelemekte yarar var) in metodu oldugunu ögrendigimize göre, umarım bu cümleleriniz ile düştügünüz hatayı görebilmişsinizdir.

Bir konuya deginmeden geçmemeli... Bunları birbirinden ayırt edemeyecegimizi söyleyip, iman ve amel örnegini veriyorsunuz. Bu konuda mezhebinizi bilmeden bir yorum yapmak istemem ama, imanı:Kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amel olarak tanımlayan görüslerin, Mu'tezile, Havaric ve Zeydiyye'ye âit oldugunu hatırlatmama gerek yok sanırım. Selef bu konuda iman-ı kâmili anlamıstır. Bu anlamda ibadetler de imanı en üstün noktaya taşımak için elzemdir. İman ve güzel amel birbirini besler, biri diğerini takviye edip güçlendirir. Kısacası birbirleri üzerinden etkilidir ama bu amelin imandan bir parça oldugu anlamına gelmez. 

""""Peygamberimiz zamanında dahi tümden gelim kuralı bozulmamıştır. Peygamberimizde kendi döneminin MODERLİĞİNİ yaşadığı halde, asrı saadette çıkan problemleri insanları tek tipleştiririm diye düşünmemiş tümden gelim ne ise onu tatbik etmiştir.""""

Burada ne kasd ettiginizi anlamak güç. Siz en iyisi tavsiyeme kulak verin ve kavramları ilintili oldugu konuları açıklarken kullanın. Siyaset yorumu yapar iken, futbola âit terimlerle konuşmak uygun olmaz degil mi? Bu arada tümden+gelim = tümdengelim...

Cündioglunun annesi ile ilgili örnegi konu bütünlügü içerisinde bir yere oturtamadım. Defile ve domuz eti hususunda, tümdengelim ile bir sonuca vardıgınız dogru ama bu bir hüküm degildir. Dini teamüller gözetilerek, usulü dahilinde genelleyici bir hüküm özelligi yoktur, yalnız sizi bağlar... "Düşmanın silahı ile silahlanın" ayet-i kerimesi mucibince, modern silahlar ile ordunuzu donatmaya başlamanız bir hüküm degildir. Günümüz savas teknolojisi tankları gerektiriyor ise tank yaparsınız, ama geçmişte bu kılıç ile yürütüüyordu, gelecekte belki de yalnızca yazılımlar savasacak... Yahut, Efendimiz döneminde deve en ideal ulaşım aracıydı, ama bugün çölde oldugu gibi şehirlerde de cipleri kullanıyoruz. Şimdi bu değişimin bütünü yansıttıgını iddia etmek yersiz. 

Konfüçyüs, atasözleri vs.. "Çaydanlıktan süzülen çay" mı? Her neyse...

Biraz dikkat olur mu? Teşekkürler...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Yazının tamamını gönderdigi mi sanıyordum, oysa ki çıkmamış. Tekrar yazayım o halde&#8230;</p>
<p>Ho : a = b<br />
H1 : a =!b , Birden fazla parametre var ise: En az biri diğerlerinden farklı.. türünde<br />
 veya;<br />
H1 : a &gt;b , gibi benim kullanmayı sevmedigim &#8220;mü&#8221; türü parametreler ile de hipotez kurulabilir. Ardından, alfa önem seviyesi belirlenip test istatistigi hesaplanır vs&#8230;</p>
<p>Toplanan verilerle hipotez test edilir ve Ho ın kabul edilip edilmemesine göre de, kuram geçerlidir yahut degilidir. Hipotez kabul edilir ise, kuram geçerli olur ve deneysel ispatla  dogrulanmıs olur.</p>
<p>Pozitivizmin tümdengelime dayalı nicel (matematiksel gibi ölçülebilen) metotları bunlarla ugrasır. Fenomenolojik ugraşıda ise, Pozitivist yaklaşımın aksine, baştan bir kuram oluşturulmaz, hipotezler test edilme yerine oluşturulup, açıklanır. Nihâi olarak, genelleme yerine de, anlama yoluna gidilir. Demek ki, Tümdengelim Teolojinin konusuna giremez ve söz konusu kanun koyma, genelleme gibi yandaş başlıklar ile de olsa, birbirine bağdaştırılamaz. </p>
<p>&#8220;&#8221;"&#8221;İmanı ahlaktan, ahlakı imandan, imanı ibadetten muamelattan ayrılmaz hepsi bir bütündür&#8221;"&#8221;"<br />
&#8220;&#8221;"&#8221;İbadet, ahlak, iman esaslarını, ayetlerini ayrı ayrı tüme varım şeklinde değerlendiremeyiz. Hepsi bir bütündür, tümden gelimdir.&#8221;"&#8221;"</p>
<p>Tümdengelimin; İslam&#8217;ın tam zıddına, -lâ- der geçerim dediginiz türden sistemlerin arasına koydugunuz Pozitivizm (ki bu konuda Comte un Pozitivizmini incelemekte yarar var) in metodu oldugunu ögrendigimize göre, umarım bu cümleleriniz ile düştügünüz hatayı görebilmişsinizdir.</p>
<p>Bir konuya deginmeden geçmemeli&#8230; Bunları birbirinden ayırt edemeyecegimizi söyleyip, iman ve amel örnegini veriyorsunuz. Bu konuda mezhebinizi bilmeden bir yorum yapmak istemem ama, imanı:Kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amel olarak tanımlayan görüslerin, Mu&#8217;tezile, Havaric ve Zeydiyye&#8217;ye âit oldugunu hatırlatmama gerek yok sanırım. Selef bu konuda iman-ı kâmili anlamıstır. Bu anlamda ibadetler de imanı en üstün noktaya taşımak için elzemdir. İman ve güzel amel birbirini besler, biri diğerini takviye edip güçlendirir. Kısacası birbirleri üzerinden etkilidir ama bu amelin imandan bir parça oldugu anlamına gelmez. </p>
<p>&#8220;&#8221;"&#8221;Peygamberimiz zamanında dahi tümden gelim kuralı bozulmamıştır. Peygamberimizde kendi döneminin MODERLİĞİNİ yaşadığı halde, asrı saadette çıkan problemleri insanları tek tipleştiririm diye düşünmemiş tümden gelim ne ise onu tatbik etmiştir.&#8221;"&#8221;"</p>
<p>Burada ne kasd ettiginizi anlamak güç. Siz en iyisi tavsiyeme kulak verin ve kavramları ilintili oldugu konuları açıklarken kullanın. Siyaset yorumu yapar iken, futbola âit terimlerle konuşmak uygun olmaz degil mi? Bu arada tümden+gelim = tümdengelim&#8230;</p>
<p>Cündioglunun annesi ile ilgili örnegi konu bütünlügü içerisinde bir yere oturtamadım. Defile ve domuz eti hususunda, tümdengelim ile bir sonuca vardıgınız dogru ama bu bir hüküm degildir. Dini teamüller gözetilerek, usulü dahilinde genelleyici bir hüküm özelligi yoktur, yalnız sizi bağlar&#8230; &#8220;Düşmanın silahı ile silahlanın&#8221; ayet-i kerimesi mucibince, modern silahlar ile ordunuzu donatmaya başlamanız bir hüküm degildir. Günümüz savas teknolojisi tankları gerektiriyor ise tank yaparsınız, ama geçmişte bu kılıç ile yürütüüyordu, gelecekte belki de yalnızca yazılımlar savasacak&#8230; Yahut, Efendimiz döneminde deve en ideal ulaşım aracıydı, ama bugün çölde oldugu gibi şehirlerde de cipleri kullanıyoruz. Şimdi bu değişimin bütünü yansıttıgını iddia etmek yersiz. </p>
<p>Konfüçyüs, atasözleri vs.. &#8220;Çaydanlıktan süzülen çay&#8221; mı? Her neyse&#8230;</p>
<p>Biraz dikkat olur mu? Teşekkürler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mr^sair tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-620</link>
		<dc:creator>mr^sair</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2007 20:09:52 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-620</guid>
		<description>Oncu Nesil, gönderdigim son yazıya karşılık mı yazdınız? Şu saat itibari ile okuyor, okuyor, okuyorum... Acaba yazdıklarını mı anlatmak istemiş diye, tekrar tekrar okudum. Söze başlar iken yaptıgınız yanlış tarih felsefesi metod ayrımını görmezden gelerek okumaya devam etmiştim ki, devamını okudukça, aynı hoşgörüyü göstermem imkansızlaştı. Çünkü, inanın çok fazla mantık ve daha önemlisi bilgi hatası yapmışsınız.

İlkin kısaca tümdengelim ve tümevarım metodlarını açıklamakta fayda var. İkisi de birer bilimsel metoddur. İlk bakışta, tümevarımı "parçadan bütüne" süreç olarak düşünebilir, zihninizde böyle canlandırablirsiniz; ama bununla ilgisi yoktur. Hidrojen ve iki tane Oksijen atomundan H2O ya ulaşılır türünden bir kavrama ve örnekleme yoluna ise sakın gitmeyin. Parça bütün ilişkisi tasavvufta bahsi geçeN bir konu olabilir. Keza, tümdengeli mi de , sentezlenme olarak düşünmeyin. H2O ayrıştırılır ve H ile O2 çıkar gibi bir tümden parçaya ulaşma yöntemi değildir, alakası yoktur.

İkincisi, kuram oluşturma yahut açıklamada (dogrulama-yanlıslama) kullanılan yöntemler oldugundan, bu yöntemlerin üst başlıgı olan bilimsel yaklaşımlardan ayrı düşünülemez. Yani, iki farklı kuram olmadıgı gibi, esas iki bilimsel yaklaşımın metodlarıdır. Nedir bunlar?

Sizin de yazınızda bahsini geçtiginiz Pozitivizm, duyusal ve bireysel verileri kullanır. Deneysel analizler yoluyla, olgular ve insan davranışları hakkında genelleme yapar, ve en önemlisi, tümdengelim yaklaşımını kullanır. Yani düşündügünüz gibi, tümdengelim İslam ın değil Pozitivizmin metoddur. Hele ki, Tümdengelim gibi altı üstü bir bilimsel metod için, İslam'ın görüşüdür demeniz korkunç bir bilgi hatasıdır. Pozitivizm üzerine daha fazla araştırma yapmanızda fayda var. 

Diğer bilimsel yöntem ise Fenomenolojidir. Bu da varlıklar hakkında bir idea oluşturur. Düşünerek objeleri kavrama yoluna gider. O nedenle, bu düşünceyi de öz (fenomen) kabul eder. Tümevarım -bitişik olacak- yaklaşımını kullanır. Nitelikseldir. Ölçme aletleri kullanmaz, duyu organları ile ilgilendiginden bunu yapması da yetersizdir zaten... 

Üçüncüsü; Tümdengelim de başta bir kuram vardır. Acaba bu yönü ile mi "bu İslam ın görüşüdür" dediniz bilmiyorum; ama inanın bir ilgisi yok. Bir defa en başta bir kuramdan hareket eder. Sonra, hipotezler kurar;
H0 : a=b
H1 : a=!b En az biri digerlerinden farklı
H1 : a&#62;b , a&lt;b&gt;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Oncu Nesil, gönderdigim son yazıya karşılık mı yazdınız? Şu saat itibari ile okuyor, okuyor, okuyorum&#8230; Acaba yazdıklarını mı anlatmak istemiş diye, tekrar tekrar okudum. Söze başlar iken yaptıgınız yanlış tarih felsefesi metod ayrımını görmezden gelerek okumaya devam etmiştim ki, devamını okudukça, aynı hoşgörüyü göstermem imkansızlaştı. Çünkü, inanın çok fazla mantık ve daha önemlisi bilgi hatası yapmışsınız.</p>
<p>İlkin kısaca tümdengelim ve tümevarım metodlarını açıklamakta fayda var. İkisi de birer bilimsel metoddur. İlk bakışta, tümevarımı &#8220;parçadan bütüne&#8221; süreç olarak düşünebilir, zihninizde böyle canlandırablirsiniz; ama bununla ilgisi yoktur. Hidrojen ve iki tane Oksijen atomundan H2O ya ulaşılır türünden bir kavrama ve örnekleme yoluna ise sakın gitmeyin. Parça bütün ilişkisi tasavvufta bahsi geçeN bir konu olabilir. Keza, tümdengeli mi de , sentezlenme olarak düşünmeyin. H2O ayrıştırılır ve H ile O2 çıkar gibi bir tümden parçaya ulaşma yöntemi değildir, alakası yoktur.</p>
<p>İkincisi, kuram oluşturma yahut açıklamada (dogrulama-yanlıslama) kullanılan yöntemler oldugundan, bu yöntemlerin üst başlıgı olan bilimsel yaklaşımlardan ayrı düşünülemez. Yani, iki farklı kuram olmadıgı gibi, esas iki bilimsel yaklaşımın metodlarıdır. Nedir bunlar?</p>
<p>Sizin de yazınızda bahsini geçtiginiz Pozitivizm, duyusal ve bireysel verileri kullanır. Deneysel analizler yoluyla, olgular ve insan davranışları hakkında genelleme yapar, ve en önemlisi, tümdengelim yaklaşımını kullanır. Yani düşündügünüz gibi, tümdengelim İslam ın değil Pozitivizmin metoddur. Hele ki, Tümdengelim gibi altı üstü bir bilimsel metod için, İslam&#8217;ın görüşüdür demeniz korkunç bir bilgi hatasıdır. Pozitivizm üzerine daha fazla araştırma yapmanızda fayda var. </p>
<p>Diğer bilimsel yöntem ise Fenomenolojidir. Bu da varlıklar hakkında bir idea oluşturur. Düşünerek objeleri kavrama yoluna gider. O nedenle, bu düşünceyi de öz (fenomen) kabul eder. Tümevarım -bitişik olacak- yaklaşımını kullanır. Nitelikseldir. Ölçme aletleri kullanmaz, duyu organları ile ilgilendiginden bunu yapması da yetersizdir zaten&#8230; </p>
<p>Üçüncüsü; Tümdengelim de başta bir kuram vardır. Acaba bu yönü ile mi &#8220;bu İslam ın görüşüdür&#8221; dediniz bilmiyorum; ama inanın bir ilgisi yok. Bir defa en başta bir kuramdan hareket eder. Sonra, hipotezler kurar;<br />
H0 : a=b<br />
H1 : a=!b En az biri digerlerinden farklı<br />
H1 : a&gt;b , a<b></b></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Talha Can tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-619</link>
		<dc:creator>Talha Can</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2007 10:52:23 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-619</guid>
		<description>Elinize sağlık Suat Bey,
Çok önemli ve güzel bir yazı olmuş. Bu konu da hemen her millet gibi bizim de çıkmazlarımız var. Bazı yorumcu arkadaşlarında vurguladığı gibi tarihi objektif yazmak ve okumak gerçekten zor ve bir o kadar da önemli bir konu. Son zamanlarda bu kabuğu kıran yazarlarımız var. Mustafa Armağan gibi. Okumak ve analiz etmek kadar araştırmak da önemli. Bizim için sorun şurada yatıyor: Şu an daha bir kez bile açılıp bakılmamış bir milyona yaklaşık Osmanlı arşivi var ve bir o kadarı da yurtdışına, SEK'e satılmış.
Sayın Edebali güzel bir örnek vermiş, bahsettiği komutan Hülagü'dür. Mehmet Niyazi bu muallaktan bahsediyor.
Muhabbetle...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Elinize sağlık Suat Bey,<br />
Çok önemli ve güzel bir yazı olmuş. Bu konu da hemen her millet gibi bizim de çıkmazlarımız var. Bazı yorumcu arkadaşlarında vurguladığı gibi tarihi objektif yazmak ve okumak gerçekten zor ve bir o kadar da önemli bir konu. Son zamanlarda bu kabuğu kıran yazarlarımız var. Mustafa Armağan gibi. Okumak ve analiz etmek kadar araştırmak da önemli. Bizim için sorun şurada yatıyor: Şu an daha bir kez bile açılıp bakılmamış bir milyona yaklaşık Osmanlı arşivi var ve bir o kadarı da yurtdışına, SEK&#8217;e satılmış.<br />
Sayın Edebali güzel bir örnek vermiş, bahsettiği komutan Hülagü&#8217;dür. Mehmet Niyazi bu muallaktan bahsediyor.<br />
Muhabbetle&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Öncü Nesil tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-607</link>
		<dc:creator>Öncü Nesil</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2007 11:29:10 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-607</guid>
		<description>Öncelikle tarih felsefesi kuramları arasında temelde iki anlayış metodunun var olduğunu söyleye biliriz. Tümdengelim ve tümevarım. Birinci görüş islamın görüşüdür. Çünkü toplumlar, konular bir bütündü.

İmanı ahlaktan, ahlakı imandan, imanı ibadetten muamelattan ayrılmaz hepsi bir bütündür.Bunların Çapraz paralel bağlantıları kendilerine göre değerleri vardır. Kuran ayetlerinde, tabiat ve içtimai ayetlerde olduğu gibi, Bu bütünlük içersinde  insanlar yaşaya bilir yine bu konularda uzmanlaşabilir. İbadet, ahlak, iman esaslarını, ayetlerini  ayrı ayrı tüme varım şeklinde değerlendiremeyiz. Hepsi bir bütündür, tümden gelimdir. Topluluklara bakın eskiden nasıllardı,  bir bütündü. Peygamberimiz zamanında dahi tümden gelim kuralı bozulmamıştır. Peygamberimizde kendi döneminin MODERLİĞİNİ yaşadığı halde, asrı saadette çıkan problemleri  insanları tek tipleştiririm diye düşünmemiş tümden gelim ne ise onu tatbik etmiştir. 

Kur’an asrı saadette çıkan sonuçları da vahiy yoluyla yönlendirilmesini sağlamıyormuydu, cahiliyenin va küfrün mantığı değişiyor mu da bir parçasının manası günümüzde değişsin;  parçayı gözümüzde çok büyütüyor sanki  insan müstakil parçasıda müstakilmiş gibi çözüm yolları arıyoruz.  Kuran ayetleri gibi tabiat ve içtimai ayetlerde bir bütündür müstakil değildir. Kuranın bazı özel durumlar da özel hükümler çıkartması amacı ve bütünlüğü değiştirmiyor. 


Tüme varım da amaç ve hikmetini düşünürsünüz ama bazende amaç va hikmeti yine tüme varım mantığı içersinde  Kur’an da bulursunuz yani  tümden  gelimde  ilahı mesajın içersinde vardır.  Mesela ;  Ey iman edenler oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizede farz kılındı. Bu ilahi talimatın ardından oruç ibadetinin insanda gerçekleştirmek istediği amaç açıkça yer alır. “Lealleküm tettekün” umulurki sorumluluk şuuruna ulaşırsınız- umulurki muttaki olasınız. Ama domuz eti haram edilmiş ve hikmeti açıklanmamıştır. Şimdi parçadan tüme nasıl gideceğiz araştırmalar domuz eti insan etine benziyor kıskançlığı alıyor diyor ama bakalım hikmeti amacı gerçekten öylemi nasıl bileceğiz?

Hızır aleyhisselamında davranışlarına istinaden Musa a.s. parçadan tüme giderek bir hikmet, bir batın bulamadı, anlayamadı o peygamberken bulamıyorsa, bizler biraz mütevazi olsak iyi olmaz mı? İşte ABD ve benzerlerinin mütevazi olmayışlarının yarattığı dünya...

ABD veya hrıstiyanların tümden gelim bir kitapları olmadığı için daha çok tüme varımı hevaları nefisleri doğrultusunda metod olarak uyguladıkları yaşadıkları için sürekli hata yapmaktadırlar.  Tümden gelimin aslını, anlatmak istediğini bilmeden tüme varım yapmaktadırlar. Tümden gelim yani incil doğru olmadığı için yaptıkları ilim fikir çalışmalar araştırmalar havada kalmaktadır.  İnsanın özünü anlayamamaktadırlar.  

Doğan Cücenoğlunun şöyle bir şey anlattığını duymuştum ; Ben o kadar kitap okudum, belki kütüp hane kadar, o kadar üniversiye gittim, o kadar seyahat ettim, okadar toplantılar yaptım dünyanın haline bak, ama benim bir şey görmemiş annem  bir gün ne dedi biliyormusun. Karıncaya basmak üzereyken “Oğlum basma onunkide can....” ?!?


İnsan Allah’ın zatını öğrenmeye gelmemiştir, zaten bu yasaklanmıştır, ayrıca insanın bir parçası olan ruh hakkındada bilgi verilmemiştir, insan ayetleri görmeye, anlamaya, ibadet etmeye, yaşamaya, iman etmeye gelmiştir, bu işte  ben peygamberimiz kullandığı yöntemi kullanırım. 

Elbette Allah’ın kelimeleri okyanuslar mürekkep olsa bitmez ayetine istinaden Kur’anda her şey yazmıyor yani Kuranda yaşamamız için kulluk için gerekli bazen genel bazen özel hükümler açıklanmıştır.
Bir şifreyi çözerken, başka binbir şifre ile karşılaşılmaktadır, buda insan insan için tarihsel bir gerçektir, yukarda dediğimiz gibi her gerçeğin temel kuralı insan ziyana girmesin diye tümden gelimde açıklanmıştır. Detay kuralların da ise tüme varım yapılabilir.

Tevbe suresi 2. ayette ki müşriklere verilen süreyi düşünün iman etmeleri onlara gelen Tümden gelimi kabul etmeleri için,  onların yaşadığı tüme varımlara  “la” yok demeleri için bir süre verilmiş değilmi?  Müşriklere tümden gelimi kabul edip Allah’ın adıyla yaşamaları için , Allah’ın adıyla okumaları ve iman etmeleri için 4 aylık bir süre sonrada hac mevsimi eklenip bir öyle dört aylık süre daha verilmemiş mi? 

Her şeyi tüme varım noktasında düşünürsek bir bütünü göz ardı eder aklı ön plana koyarsak,  Hizbullah kendisinden belki 400 kat daha kuvvetli İsraile karşı şavasmazdı, sonra buda  tarihe böyle geçerdi, sonuçlarını siz düşünün artık.
 
Demek ki islam aklı son hüküm sayan  pozitivist düşünce ve felsefeleri reddeder. Hevanın güdümündeki akıl ile doğru hükme  veya hikmete ulaşılamaz. Önce tümden gelimi bileceğiz kabul edeceğiz yaşayacağız.
Evet islam akla bu kadar önem verirken onu hiçbir zaman son karar yeri  fayda ve zararın son hakemi yapmamıştır,  yoksa vahye, hesaba ne gerek kalırdı, imanın ne anlamı kalırdı. 


Tümden gelim iman eden insanın sahabe gibi yapacağı iştir. Tümden gelim vahyin doğrultusunda bir hayattır, kolaylıktır.

Tüme varım ise bir bütün içersinde düşünülmediğinde, bütünü bilmediğinde yaşamadığında bir inanç isabetlemesi, denemesi, çalışmasıdır, araştırır durursun, başkasıda başka sonuç çıkarır.  Aklı ilahlaştıranlar işte buradadır, laikliği, faşizmi, kominizmi kapitalizmi  bulanlar buradadır,  yaşadığın gibi inanmak insanın hevasından olduğu için yani şu anı sonraki ana tercih ettikleri için tüme de pek varmak istemezler. Fikri kirlenmenin temizlenmesinin de kolay olmadığını tüme varım açısından burada düşünmek lazım. 


Elbette Kurana göre “defile caizmi” diye bir soru sorulursa  tümden gelim ile yine çözülür çünkü cahiliyenin ve kafirin mantığı değişmemiştir.  Kuranda islamın dışında kendisinin dışında hiçbir şey sistem olarak   kabul edilmemiştir, “la” diyecen geçecen, çünkü bu sistemler ayağı yere basan geçerli sistemler değildir. Burdan kapitalizme veya adı ne olursa olsun her hangibir yanlış sisteme hizmet eden defilenin caiz olmayacağını  tümden gelim metoduyla bulurum.  Düşmana karşı o zaman beslenen atlar ayetine istinaden yine tümden gelim metoduyla, tankı olan düşmana karşı  tabiattaki demiri değiştirerek tank yaparım. Tank sanki Allah’ın ayeti değil midir, kılıçta olduğu gibi, tank yaptım diye hükümleri yine ayrı ayrı değerlendirmem, bir bütünün parçalarıdır. Bunu nerden biliyoruz ruhlar aleminden..

Yani bir konuyla ilgili hükümlere o konuyla ilgili tüm ayetlere bakarak karar vermeye çalışırım ancak o konunun dışındaki konuları göz ardı etmem, yani kitabın bütününden  dışarı çıkmam.

Son olarak atasözleri ile yaşamam; Kur’an ve sünnet varken boşluk bırakılmamışken, naslar çerçeveyi çizmişken niye atsözleri ile yaşayayım ki? Reyimi kullanırken bu noktada tüme varım kullanılabilir, oda muhkem ayetler  çerçevesinde, tümden gelim çerçevesinde.
Birisi konfüçyüzden şurdan burdan bir şeyler söyleyecek Kur’an  sünnet dururken ben onlara tabi düşünceler hazırlayacağım tüme varım mantığı bir çeşidi de bu olsa gerek.

Çaydanlıktan (Kur’an dan) süzülen çayı içmeye devam edin... 

Sonuçta tarihinde TEK amacı var  ve Kuran tarihi okumamız için bir rehberdir, Kur'an-ı okuyamazsak tarihide okuyamayız.

*Yanlış anlamış, anlatmış, yanlış uslüp kullanmış olabilirim, kötülükler bana aittir, özürdilerim. Allah (azze ve celle) affetsin, doğru yola ulaştırsın.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle tarih felsefesi kuramları arasında temelde iki anlayış metodunun var olduğunu söyleye biliriz. Tümdengelim ve tümevarım. Birinci görüş islamın görüşüdür. Çünkü toplumlar, konular bir bütündü.</p>
<p>İmanı ahlaktan, ahlakı imandan, imanı ibadetten muamelattan ayrılmaz hepsi bir bütündür.Bunların Çapraz paralel bağlantıları kendilerine göre değerleri vardır. Kuran ayetlerinde, tabiat ve içtimai ayetlerde olduğu gibi, Bu bütünlük içersinde  insanlar yaşaya bilir yine bu konularda uzmanlaşabilir. İbadet, ahlak, iman esaslarını, ayetlerini  ayrı ayrı tüme varım şeklinde değerlendiremeyiz. Hepsi bir bütündür, tümden gelimdir. Topluluklara bakın eskiden nasıllardı,  bir bütündü. Peygamberimiz zamanında dahi tümden gelim kuralı bozulmamıştır. Peygamberimizde kendi döneminin MODERLİĞİNİ yaşadığı halde, asrı saadette çıkan problemleri  insanları tek tipleştiririm diye düşünmemiş tümden gelim ne ise onu tatbik etmiştir. </p>
<p>Kur’an asrı saadette çıkan sonuçları da vahiy yoluyla yönlendirilmesini sağlamıyormuydu, cahiliyenin va küfrün mantığı değişiyor mu da bir parçasının manası günümüzde değişsin;  parçayı gözümüzde çok büyütüyor sanki  insan müstakil parçasıda müstakilmiş gibi çözüm yolları arıyoruz.  Kuran ayetleri gibi tabiat ve içtimai ayetlerde bir bütündür müstakil değildir. Kuranın bazı özel durumlar da özel hükümler çıkartması amacı ve bütünlüğü değiştirmiyor. </p>
<p>Tüme varım da amaç ve hikmetini düşünürsünüz ama bazende amaç va hikmeti yine tüme varım mantığı içersinde  Kur’an da bulursunuz yani  tümden  gelimde  ilahı mesajın içersinde vardır.  Mesela ;  Ey iman edenler oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizede farz kılındı. Bu ilahi talimatın ardından oruç ibadetinin insanda gerçekleştirmek istediği amaç açıkça yer alır. “Lealleküm tettekün” umulurki sorumluluk şuuruna ulaşırsınız- umulurki muttaki olasınız. Ama domuz eti haram edilmiş ve hikmeti açıklanmamıştır. Şimdi parçadan tüme nasıl gideceğiz araştırmalar domuz eti insan etine benziyor kıskançlığı alıyor diyor ama bakalım hikmeti amacı gerçekten öylemi nasıl bileceğiz?</p>
<p>Hızır aleyhisselamında davranışlarına istinaden Musa a.s. parçadan tüme giderek bir hikmet, bir batın bulamadı, anlayamadı o peygamberken bulamıyorsa, bizler biraz mütevazi olsak iyi olmaz mı? İşte ABD ve benzerlerinin mütevazi olmayışlarının yarattığı dünya&#8230;</p>
<p>ABD veya hrıstiyanların tümden gelim bir kitapları olmadığı için daha çok tüme varımı hevaları nefisleri doğrultusunda metod olarak uyguladıkları yaşadıkları için sürekli hata yapmaktadırlar.  Tümden gelimin aslını, anlatmak istediğini bilmeden tüme varım yapmaktadırlar. Tümden gelim yani incil doğru olmadığı için yaptıkları ilim fikir çalışmalar araştırmalar havada kalmaktadır.  İnsanın özünü anlayamamaktadırlar.  </p>
<p>Doğan Cücenoğlunun şöyle bir şey anlattığını duymuştum ; Ben o kadar kitap okudum, belki kütüp hane kadar, o kadar üniversiye gittim, o kadar seyahat ettim, okadar toplantılar yaptım dünyanın haline bak, ama benim bir şey görmemiş annem  bir gün ne dedi biliyormusun. Karıncaya basmak üzereyken “Oğlum basma onunkide can&#8230;.” ?!?</p>
<p>İnsan Allah’ın zatını öğrenmeye gelmemiştir, zaten bu yasaklanmıştır, ayrıca insanın bir parçası olan ruh hakkındada bilgi verilmemiştir, insan ayetleri görmeye, anlamaya, ibadet etmeye, yaşamaya, iman etmeye gelmiştir, bu işte  ben peygamberimiz kullandığı yöntemi kullanırım. </p>
<p>Elbette Allah’ın kelimeleri okyanuslar mürekkep olsa bitmez ayetine istinaden Kur’anda her şey yazmıyor yani Kuranda yaşamamız için kulluk için gerekli bazen genel bazen özel hükümler açıklanmıştır.<br />
Bir şifreyi çözerken, başka binbir şifre ile karşılaşılmaktadır, buda insan insan için tarihsel bir gerçektir, yukarda dediğimiz gibi her gerçeğin temel kuralı insan ziyana girmesin diye tümden gelimde açıklanmıştır. Detay kuralların da ise tüme varım yapılabilir.</p>
<p>Tevbe suresi 2. ayette ki müşriklere verilen süreyi düşünün iman etmeleri onlara gelen Tümden gelimi kabul etmeleri için,  onların yaşadığı tüme varımlara  “la” yok demeleri için bir süre verilmiş değilmi?  Müşriklere tümden gelimi kabul edip Allah’ın adıyla yaşamaları için , Allah’ın adıyla okumaları ve iman etmeleri için 4 aylık bir süre sonrada hac mevsimi eklenip bir öyle dört aylık süre daha verilmemiş mi? </p>
<p>Her şeyi tüme varım noktasında düşünürsek bir bütünü göz ardı eder aklı ön plana koyarsak,  Hizbullah kendisinden belki 400 kat daha kuvvetli İsraile karşı şavasmazdı, sonra buda  tarihe böyle geçerdi, sonuçlarını siz düşünün artık.</p>
<p>Demek ki islam aklı son hüküm sayan  pozitivist düşünce ve felsefeleri reddeder. Hevanın güdümündeki akıl ile doğru hükme  veya hikmete ulaşılamaz. Önce tümden gelimi bileceğiz kabul edeceğiz yaşayacağız.<br />
Evet islam akla bu kadar önem verirken onu hiçbir zaman son karar yeri  fayda ve zararın son hakemi yapmamıştır,  yoksa vahye, hesaba ne gerek kalırdı, imanın ne anlamı kalırdı. </p>
<p>Tümden gelim iman eden insanın sahabe gibi yapacağı iştir. Tümden gelim vahyin doğrultusunda bir hayattır, kolaylıktır.</p>
<p>Tüme varım ise bir bütün içersinde düşünülmediğinde, bütünü bilmediğinde yaşamadığında bir inanç isabetlemesi, denemesi, çalışmasıdır, araştırır durursun, başkasıda başka sonuç çıkarır.  Aklı ilahlaştıranlar işte buradadır, laikliği, faşizmi, kominizmi kapitalizmi  bulanlar buradadır,  yaşadığın gibi inanmak insanın hevasından olduğu için yani şu anı sonraki ana tercih ettikleri için tüme de pek varmak istemezler. Fikri kirlenmenin temizlenmesinin de kolay olmadığını tüme varım açısından burada düşünmek lazım. </p>
<p>Elbette Kurana göre “defile caizmi” diye bir soru sorulursa  tümden gelim ile yine çözülür çünkü cahiliyenin ve kafirin mantığı değişmemiştir.  Kuranda islamın dışında kendisinin dışında hiçbir şey sistem olarak   kabul edilmemiştir, “la” diyecen geçecen, çünkü bu sistemler ayağı yere basan geçerli sistemler değildir. Burdan kapitalizme veya adı ne olursa olsun her hangibir yanlış sisteme hizmet eden defilenin caiz olmayacağını  tümden gelim metoduyla bulurum.  Düşmana karşı o zaman beslenen atlar ayetine istinaden yine tümden gelim metoduyla, tankı olan düşmana karşı  tabiattaki demiri değiştirerek tank yaparım. Tank sanki Allah’ın ayeti değil midir, kılıçta olduğu gibi, tank yaptım diye hükümleri yine ayrı ayrı değerlendirmem, bir bütünün parçalarıdır. Bunu nerden biliyoruz ruhlar aleminden..</p>
<p>Yani bir konuyla ilgili hükümlere o konuyla ilgili tüm ayetlere bakarak karar vermeye çalışırım ancak o konunun dışındaki konuları göz ardı etmem, yani kitabın bütününden  dışarı çıkmam.</p>
<p>Son olarak atasözleri ile yaşamam; Kur’an ve sünnet varken boşluk bırakılmamışken, naslar çerçeveyi çizmişken niye atsözleri ile yaşayayım ki? Reyimi kullanırken bu noktada tüme varım kullanılabilir, oda muhkem ayetler  çerçevesinde, tümden gelim çerçevesinde.<br />
Birisi konfüçyüzden şurdan burdan bir şeyler söyleyecek Kur’an  sünnet dururken ben onlara tabi düşünceler hazırlayacağım tüme varım mantığı bir çeşidi de bu olsa gerek.</p>
<p>Çaydanlıktan (Kur’an dan) süzülen çayı içmeye devam edin&#8230; </p>
<p>Sonuçta tarihinde TEK amacı var  ve Kuran tarihi okumamız için bir rehberdir, Kur&#8217;an-ı okuyamazsak tarihide okuyamayız.</p>
<p>*Yanlış anlamış, anlatmış, yanlış uslüp kullanmış olabilirim, kötülükler bana aittir, özürdilerim. Allah (azze ve celle) affetsin, doğru yola ulaştırsın.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>m tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-603</link>
		<dc:creator>m</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 16:14:49 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-603</guid>
		<description>Objektif tarih bir ideal olsa da gerçege bir sekilde yaklasilabilir :

Bir kere Suat Bey'in dedigi gibi anilar önemli bir kaynak. Daha da verimlisi su olabilir : Tarihi yazan kisinin tarihi yazilan ülkeye dost veya düsman olmamasi.

1600'lerde osmanlilar Avrupa ülkelerine bir çok geziler yapmislar. Bu gezi notlarindan hem o zamanin avrupasini hem de osmanlilarin deger yargilarini kavramak mümkün.

Benzer sekilde Osmanli topragini gönüllü veya zoraki kesfeden batililarin anilari da var.

Aklima ilk gelen bir savasta türklere esir düsen Georges de Hongrie (Isminden soylu bir aileden geldigi anlasilan bu kisi sanirim alman asilli). 20 sene Anadolu'da yasayan, önce müslüman sonra da bektasi olan bu "aydin" avrupalinin gözlemleri çok çarpici :

&lt;blockquote&gt;"Türkler neden yenilmez bir millettir? Size anlatayim : Çünkü türk ülkesinde bilgisi ve zekâsi yeten herkese bir paye verilebilir. Savasta esir düsen bir hristiyan esir veya bir yetim çok yüksek mevkilere gelebilir. Bizim ülkemizde mevki sahibi olmak için ise ya zengin bir aileden gelmeniz ya da soylu olmaniz gerekir. Aksi takdirde  ancak tarla isleyebilirsiniz."&lt;/blockquote&gt;

Acaba gene ayni sey söylenebilir mi?

Dostlukla</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Objektif tarih bir ideal olsa da gerçege bir sekilde yaklasilabilir :</p>
<p>Bir kere Suat Bey&#8217;in dedigi gibi anilar önemli bir kaynak. Daha da verimlisi su olabilir : Tarihi yazan kisinin tarihi yazilan ülkeye dost veya düsman olmamasi.</p>
<p>1600&#8242;lerde osmanlilar Avrupa ülkelerine bir çok geziler yapmislar. Bu gezi notlarindan hem o zamanin avrupasini hem de osmanlilarin deger yargilarini kavramak mümkün.</p>
<p>Benzer sekilde Osmanli topragini gönüllü veya zoraki kesfeden batililarin anilari da var.</p>
<p>Aklima ilk gelen bir savasta türklere esir düsen Georges de Hongrie (Isminden soylu bir aileden geldigi anlasilan bu kisi sanirim alman asilli). 20 sene Anadolu&#8217;da yasayan, önce müslüman sonra da bektasi olan bu &#8220;aydin&#8221; avrupalinin gözlemleri çok çarpici :</p>
<blockquote><p>&#8220;Türkler neden yenilmez bir millettir? Size anlatayim : Çünkü türk ülkesinde bilgisi ve zekâsi yeten herkese bir paye verilebilir. Savasta esir düsen bir hristiyan esir veya bir yetim çok yüksek mevkilere gelebilir. Bizim ülkemizde mevki sahibi olmak için ise ya zengin bir aileden gelmeniz ya da soylu olmaniz gerekir. Aksi takdirde  ancak tarla isleyebilirsiniz.&#8221;</p></blockquote>
<p>Acaba gene ayni sey söylenebilir mi?</p>
<p>Dostlukla</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>blue tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-602</link>
		<dc:creator>blue</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 10:21:01 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-602</guid>
		<description>Tarihin objektif yazılması mümkün olmadığı gibi çoğu zaman da sübjektiflikten öteye geçilmekte, doğrular yanlış, yanlışlar doğru gösterilmektedir.

Lale devrini bizlere zevk ü sefahat içinde paranın çar çur edildiği, imparatorluğun çöküşe uğratıldığı bir dönem olarak tanıtmadılar mı?
Abdülhamid kızıl sultandı, Vahideddin haindi. 
Despot padişahların emri altında inim inim inleyen bir halkın cumhuriyete kavuştuğu (!) masallarıyla büyüdük.
Kadınlara bahşedilen seçme seçilme hakkından, nasıl özgür (!), demokratik (!), laik (!) bir düzen oluşturulduğu yalanlarıyla uyutulduk.
Kimse bize Mimar Sinan'ın mezarını açıp kafatasını ölçenlerden, güneş dil teorisi gibi ucubelerden, Ali Şükrü bey cinayetinden, vs.bahsetmedi.
Derin Sular, bu tip konuları da içeren, ve muhteşem tahlilleriyle süper bir dizi hazırlamış. Özellikle aşağıdaki linklerin okunmasında büyük fayda var:

http://www.derinsular.com/arsiv/2007/01/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_1.php
http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_2.php
http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_3.php
http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_4.php
http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_8.php
http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_9.php
http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_10.php</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin objektif yazılması mümkün olmadığı gibi çoğu zaman da sübjektiflikten öteye geçilmekte, doğrular yanlış, yanlışlar doğru gösterilmektedir.</p>
<p>Lale devrini bizlere zevk ü sefahat içinde paranın çar çur edildiği, imparatorluğun çöküşe uğratıldığı bir dönem olarak tanıtmadılar mı?<br />
Abdülhamid kızıl sultandı, Vahideddin haindi.<br />
Despot padişahların emri altında inim inim inleyen bir halkın cumhuriyete kavuştuğu (!) masallarıyla büyüdük.<br />
Kadınlara bahşedilen seçme seçilme hakkından, nasıl özgür (!), demokratik (!), laik (!) bir düzen oluşturulduğu yalanlarıyla uyutulduk.<br />
Kimse bize Mimar Sinan&#8217;ın mezarını açıp kafatasını ölçenlerden, güneş dil teorisi gibi ucubelerden, Ali Şükrü bey cinayetinden, vs.bahsetmedi.<br />
Derin Sular, bu tip konuları da içeren, ve muhteşem tahlilleriyle süper bir dizi hazırlamış. Özellikle aşağıdaki linklerin okunmasında büyük fayda var:</p>
<p><a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/01/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_1.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/01/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_1.php</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_2.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_2.php</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_3.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_3.php</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_4.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_4.php</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_8.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_8.php</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_9.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_9.php</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_10.php" rel="nofollow">http://www.derinsular.com/arsiv/2007/02/lale_devrinden_gunumuze_bireysel_haklar_10.php</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Suat Öztürk tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-601</link>
		<dc:creator>Suat Öztürk</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 05:26:33 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-601</guid>
		<description>Estağfirullah, çok teşekkür ederim Sayın Sâir.. Her daim katkılarınızı beklerim..

Saygılar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Estağfirullah, çok teşekkür ederim Sayın Sâir.. Her daim katkılarınızı beklerim..</p>
<p>Saygılar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mr^sair tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-600</link>
		<dc:creator>mr^sair</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 21:30:50 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-600</guid>
		<description>Bilginin tecrübe ve müşahade ile değil de, otorite kabul edilen kimselerin eserlerine müracaat edilerek elde edileceği inancı hâkimdir; ama bu yanlıştır.
"Özünün bilincine erişen, özgür ve yaratıcı varlık insandır" fikrinden yola çıkarak, insanoğlunun bu yönüyle Tanrısal sıfatları sakladıgını ve yeryüzünde "Allah'ın halifesi" olma sorumlulugunu üstlenmesi gerektigine dâir açıklamaları alıntı yaptıgınız Ali Şeriati 'nin "İnsanın Dört Zindanı" isimli kitabında bulabilirsiniz. Hacmi küçük ama yogunlugu yüksek bir eserdir; çarçabuk okursunuz Oncu Nesil...

Şimdi, "Kur'an bütündür vahdet özelligini bozmayalım" dediginizde, sirenler ötmeye başlar. Bu iddianızı yerleştirdiginiz cümle içerisinde ardı sıra, "yanlış tarihi çıkarımlar" ve "hayatın amacından habersiz kalmak" gibi saptamalar ise bütünüyle yanlıştır. Çayınızı, yemek kaşıgı ile değil, çay kaşıgı ile karıştırmaktan vazgeçmeyin. 
 
Kur'an da her şey yer almaz, ve her şey de aranmaz: O bir ilimler ansiklopedisi degildir. O' nda, tafsilat yoktur; öz vardır. Nasıl ki; tabiatte farklı biçimlerde buldugumuz hammaddeleri işleyerek farklı suretlere sokup, bambaşka bir fonksiyonellik katarız; akabinde elde edilenide tabiatte aramayız... İşte, özü barındıran Kur'an dan neşvü nema bulan ilimleri ve fikirleride, çıkardıgımız hükümleride yine yarattıgımız şekliyle aramayız. Mamulün son halini yine tabiatte aramadıgımız gibi, hükümleride o şekliyle Kur'an da aramayız, çünkü ona insan temas etmiştir. ve Rahmanilik için de o şekliyle aramak dogru olmaz. Burda bir ince nokta var ama... O da, bu farklı biçim tabiatte yok diye, başka bir alemin mahsülü demeyiz. Ya da, Kur'an kaynaklı hükümleri hafife almayız... Ama dikkat edilmesi gereken, Kur'an dan deliller aramak/bulmak ne olursa olsun yine deliller çıkarmaktır ve akli hükümdür. Bu gerçeğe temas eder veya etmez, tartısılır...

Şer'i hükümler içerisinde, sabit, hiç değişmeyen hükümler oldugu gibi, zamana göre değişen hükümlerde vardır. Bu değişken olanlar; zamanın önemine, mekanın durumuna, şartların gereğine, tarihi hususiyetlere göre (daha önce ki yazımda da, zaman, mekan ve tarih üzerinde durmuştum) değişirler. Kölelik meselesi gibi, toplumun durumuna ve iktisadi muamelelerin gereğine göre değişen, kaldırılan, farklılaşan durumlar vardır. İslam Cahiliyye adetlerinin hepsini de kaldırmamış, farklı biçimlere sokmuş, kısaca tevhidi payandalara yaslamıştır. Demek ki; önce ki topluluklarda da olan hüküm ve tarihi değişimleri incelemek lâzımdır ve bunu yalnızca elinizdeki dökümanlar ile sınırlayamazsınız. Eğer öyle olsa idi, İslam ve tüm diğer Peygamberler, kendilerinden önce ki şeriatleri tamamen kenara atar idi. Tarih sırf bunun için dâhi göz ardı edilemez. (Kıssaların gerçekte anlattıgı ve tarih ile baglantısından da bahsederek, önemine değinmiştim.) 

Farklı bilgi ve birikimlerin kendi alanlarında değerlendirilmesini ve bunların netice de en baştan beri üzerinde durdugum "insanı anlama" koridorunda kandil olarak kullanılması gerekir. Akaidi, mantıgı, fıkhı, tarihi, felsefesi, kelamı, matematigi vs... tüm bunların, kendi açıklayıcılıklarını mâlumun anlaşılması için seferber etmesi gerekecektir. İcma için bunlar şarttır. Yoksa, tek renk kalemle defterinizi boyar durursunuz. Mantıgı ele alalım mesela, Gazzaliden bu yana felsefi ilimlerden olan mantık, kelam ilminde de benimsenmiştir. Bunlar İslam Akaidini açıklamaya yarayan ilimlerdir, yani böyle kullanılmışlardır. Seyyid Kutup dâhi, mantık ve matematik görmüştür. İbn-i Haldun'un Mukaddime eserinde (Süleyman Uludag'ın çevirisi) kelam ilmini akli deliller ile imani kaideleri savunmayı ve itikadi konularda bid'atleri reddetmeyi kapsayan bir ilim olarak tanımlamıştır. Eger siz, "Kur'an a sarılalım" mesajını verdiginizde, çok farklı ve çok  dogru bir sey söylediginizi düşünüyor iseniz, İslam Tarihin'e daha dikkatli bakın derim. Mezhepleri ve siyasi, düşünsel ihtilafları açıklamanız bu noktada güçtür. Herkes, Kur'an dan çıktıgını söyler durur iken, ve kendinden olmayanı tükaka ederken sizin "yanlış tarihi çıkarımlar" ve "hayatın amacından sapma" saptamalarınız bir kez daha yetersiz kalmaktadır. 

Ortaçağda felsefe, ilim ve metodolojide  tamamen Aristo düşüncesi hakimdi. Astronomide, Batlamyus... İşte tecrübe ve müşahade yerine, otorite kabul edilenlerin eserlerine aşırı iltifat neticesi değişen insani beceri bunlarıda süzmüştür. Galileo dünyanın döndügü fikrini ortaya atmasa ve Kepler gezegenlerin hareketi hakkında kanunlar geliştirmese idi, merak etmeyin, halen güneşi döndürür, dünyayı durdururduk... Düşünsenize, tüm dağları, taşları ve okyanusları/denizleri ile dünyayı döndürmek kolay mı ? Demek ki ne yapmayacagız? Tek tipleşmeyecegiz, otorite/alim diye oldugu gibi aldım kabul ettim ön kabulüne girmeyecegiz. 

Bu problem millet kavramının anlaşılmasında da yaşanmaktadır. Öncelikle kelimeleri sonra da, sözü yitirdik zaten... Günümüzde bir çok kelimeyi, Suat Bey in farklı tarih yorumlarında oldugu gibi, çok farklı cephelerde nöbete dikiyoruz. Bunlar altı üstü kelime ama siz anlamlarını değiştirdiginizde maalesef, kendi bölük arkadasına karşı cephe savunan asker haline dönüşüveriyor. Bir defa, Kur'an da millet, bir dine bağlı insan toplulugunu çerçevelemesi bakımından, din anlamında kullanılmıştır. Etnik ve kültürel farklılıklar ise daha ziyade "kavm" kelimesi ile ifade edilmiştir. Bunun ırkçılık haline gelebilmesi için, satır aralarında; kibir, hor görme, zulm, hak ve hukuk çiğnenmesi gibi durumlar olmalıdır. Değil ise, milliyetçi olmak ve milletini izhar etmek; garipsenip, alaşağı edilecek, hatta aşağılanacak bir durum değildir. Birileri, ırkçılık halini almış his ve düşünce boyutuyla bu yola sapmış kimligi, milliyetçilik olarak tanımlıyor ise, bundan hareketle, ne Türküm diyenler suçlanabilir, ne de Kürdüm diyenler... 

Bu ayrılık konusu yapılmamalıdır. Ben şahsen Müslüman Türküm, bunu açıklamanın gereksiz oldugunu, ve kendi insanına karşı bayrak açmak gibi gereksiz oldugunu söyleyecek varsa beri gelsin... Bu, dinin reddettigi bir sey de degildir. Ne zaman, din buna dur der peki? Belirttigim gibi, üstünlük taslama, kendinden olmayanı hor görme, kendi fikir ve düşüncesini  yüceltme/noksansızlık (ki asıl yobazlık budur) halini alıp, hak ve hukuk sınırlarını aşar ise o zaman elbette ki herkesin bunu lanetlemeye de hakkı vardır. Mamafih; farklılıkların yaratılış gereği oldugunu unutmaksızın, tanış ve kaynaş olmaya devam edecek isek, kapılar açık. 

Tarih yazmak mümkün oldugu gibi, tarihe yazmak da mümkündür... Şuan ne yaptıgımızı zannediyorsunuz? 

Suat Bey, uzun zamandır Mustafa Akyol un sitesini oldugu gibi, burada da yazılanları takip ettim. Ben yazmadan evvel okumayı tercih ederim. Çünkü yazmaya başlamak, benim için imza atmak gibidir. Ama, tevazunuzu ve olayları basitçe çerçeveleyip, jüriyi ikna etmeyi bilen münazır kişiliginizi takdir etmeden geçemeyecegim. Bu gencin takdiri size bir şey kazandırmaz, ama bize ilham verir... Teşekkürler... 

alelâde bir sâir...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bilginin tecrübe ve müşahade ile değil de, otorite kabul edilen kimselerin eserlerine müracaat edilerek elde edileceği inancı hâkimdir; ama bu yanlıştır.<br />
&#8220;Özünün bilincine erişen, özgür ve yaratıcı varlık insandır&#8221; fikrinden yola çıkarak, insanoğlunun bu yönüyle Tanrısal sıfatları sakladıgını ve yeryüzünde &#8220;Allah&#8217;ın halifesi&#8221; olma sorumlulugunu üstlenmesi gerektigine dâir açıklamaları alıntı yaptıgınız Ali Şeriati &#8216;nin &#8220;İnsanın Dört Zindanı&#8221; isimli kitabında bulabilirsiniz. Hacmi küçük ama yogunlugu yüksek bir eserdir; çarçabuk okursunuz Oncu Nesil&#8230;</p>
<p>Şimdi, &#8220;Kur&#8217;an bütündür vahdet özelligini bozmayalım&#8221; dediginizde, sirenler ötmeye başlar. Bu iddianızı yerleştirdiginiz cümle içerisinde ardı sıra, &#8220;yanlış tarihi çıkarımlar&#8221; ve &#8220;hayatın amacından habersiz kalmak&#8221; gibi saptamalar ise bütünüyle yanlıştır. Çayınızı, yemek kaşıgı ile değil, çay kaşıgı ile karıştırmaktan vazgeçmeyin. </p>
<p>Kur&#8217;an da her şey yer almaz, ve her şey de aranmaz: O bir ilimler ansiklopedisi degildir. O&#8217; nda, tafsilat yoktur; öz vardır. Nasıl ki; tabiatte farklı biçimlerde buldugumuz hammaddeleri işleyerek farklı suretlere sokup, bambaşka bir fonksiyonellik katarız; akabinde elde edilenide tabiatte aramayız&#8230; İşte, özü barındıran Kur&#8217;an dan neşvü nema bulan ilimleri ve fikirleride, çıkardıgımız hükümleride yine yarattıgımız şekliyle aramayız. Mamulün son halini yine tabiatte aramadıgımız gibi, hükümleride o şekliyle Kur&#8217;an da aramayız, çünkü ona insan temas etmiştir. ve Rahmanilik için de o şekliyle aramak dogru olmaz. Burda bir ince nokta var ama&#8230; O da, bu farklı biçim tabiatte yok diye, başka bir alemin mahsülü demeyiz. Ya da, Kur&#8217;an kaynaklı hükümleri hafife almayız&#8230; Ama dikkat edilmesi gereken, Kur&#8217;an dan deliller aramak/bulmak ne olursa olsun yine deliller çıkarmaktır ve akli hükümdür. Bu gerçeğe temas eder veya etmez, tartısılır&#8230;</p>
<p>Şer&#8217;i hükümler içerisinde, sabit, hiç değişmeyen hükümler oldugu gibi, zamana göre değişen hükümlerde vardır. Bu değişken olanlar; zamanın önemine, mekanın durumuna, şartların gereğine, tarihi hususiyetlere göre (daha önce ki yazımda da, zaman, mekan ve tarih üzerinde durmuştum) değişirler. Kölelik meselesi gibi, toplumun durumuna ve iktisadi muamelelerin gereğine göre değişen, kaldırılan, farklılaşan durumlar vardır. İslam Cahiliyye adetlerinin hepsini de kaldırmamış, farklı biçimlere sokmuş, kısaca tevhidi payandalara yaslamıştır. Demek ki; önce ki topluluklarda da olan hüküm ve tarihi değişimleri incelemek lâzımdır ve bunu yalnızca elinizdeki dökümanlar ile sınırlayamazsınız. Eğer öyle olsa idi, İslam ve tüm diğer Peygamberler, kendilerinden önce ki şeriatleri tamamen kenara atar idi. Tarih sırf bunun için dâhi göz ardı edilemez. (Kıssaların gerçekte anlattıgı ve tarih ile baglantısından da bahsederek, önemine değinmiştim.) </p>
<p>Farklı bilgi ve birikimlerin kendi alanlarında değerlendirilmesini ve bunların netice de en baştan beri üzerinde durdugum &#8220;insanı anlama&#8221; koridorunda kandil olarak kullanılması gerekir. Akaidi, mantıgı, fıkhı, tarihi, felsefesi, kelamı, matematigi vs&#8230; tüm bunların, kendi açıklayıcılıklarını mâlumun anlaşılması için seferber etmesi gerekecektir. İcma için bunlar şarttır. Yoksa, tek renk kalemle defterinizi boyar durursunuz. Mantıgı ele alalım mesela, Gazzaliden bu yana felsefi ilimlerden olan mantık, kelam ilminde de benimsenmiştir. Bunlar İslam Akaidini açıklamaya yarayan ilimlerdir, yani böyle kullanılmışlardır. Seyyid Kutup dâhi, mantık ve matematik görmüştür. İbn-i Haldun&#8217;un Mukaddime eserinde (Süleyman Uludag&#8217;ın çevirisi) kelam ilmini akli deliller ile imani kaideleri savunmayı ve itikadi konularda bid&#8217;atleri reddetmeyi kapsayan bir ilim olarak tanımlamıştır. Eger siz, &#8220;Kur&#8217;an a sarılalım&#8221; mesajını verdiginizde, çok farklı ve çok  dogru bir sey söylediginizi düşünüyor iseniz, İslam Tarihin&#8217;e daha dikkatli bakın derim. Mezhepleri ve siyasi, düşünsel ihtilafları açıklamanız bu noktada güçtür. Herkes, Kur&#8217;an dan çıktıgını söyler durur iken, ve kendinden olmayanı tükaka ederken sizin &#8220;yanlış tarihi çıkarımlar&#8221; ve &#8220;hayatın amacından sapma&#8221; saptamalarınız bir kez daha yetersiz kalmaktadır. </p>
<p>Ortaçağda felsefe, ilim ve metodolojide  tamamen Aristo düşüncesi hakimdi. Astronomide, Batlamyus&#8230; İşte tecrübe ve müşahade yerine, otorite kabul edilenlerin eserlerine aşırı iltifat neticesi değişen insani beceri bunlarıda süzmüştür. Galileo dünyanın döndügü fikrini ortaya atmasa ve Kepler gezegenlerin hareketi hakkında kanunlar geliştirmese idi, merak etmeyin, halen güneşi döndürür, dünyayı durdururduk&#8230; Düşünsenize, tüm dağları, taşları ve okyanusları/denizleri ile dünyayı döndürmek kolay mı ? Demek ki ne yapmayacagız? Tek tipleşmeyecegiz, otorite/alim diye oldugu gibi aldım kabul ettim ön kabulüne girmeyecegiz. </p>
<p>Bu problem millet kavramının anlaşılmasında da yaşanmaktadır. Öncelikle kelimeleri sonra da, sözü yitirdik zaten&#8230; Günümüzde bir çok kelimeyi, Suat Bey in farklı tarih yorumlarında oldugu gibi, çok farklı cephelerde nöbete dikiyoruz. Bunlar altı üstü kelime ama siz anlamlarını değiştirdiginizde maalesef, kendi bölük arkadasına karşı cephe savunan asker haline dönüşüveriyor. Bir defa, Kur&#8217;an da millet, bir dine bağlı insan toplulugunu çerçevelemesi bakımından, din anlamında kullanılmıştır. Etnik ve kültürel farklılıklar ise daha ziyade &#8220;kavm&#8221; kelimesi ile ifade edilmiştir. Bunun ırkçılık haline gelebilmesi için, satır aralarında; kibir, hor görme, zulm, hak ve hukuk çiğnenmesi gibi durumlar olmalıdır. Değil ise, milliyetçi olmak ve milletini izhar etmek; garipsenip, alaşağı edilecek, hatta aşağılanacak bir durum değildir. Birileri, ırkçılık halini almış his ve düşünce boyutuyla bu yola sapmış kimligi, milliyetçilik olarak tanımlıyor ise, bundan hareketle, ne Türküm diyenler suçlanabilir, ne de Kürdüm diyenler&#8230; </p>
<p>Bu ayrılık konusu yapılmamalıdır. Ben şahsen Müslüman Türküm, bunu açıklamanın gereksiz oldugunu, ve kendi insanına karşı bayrak açmak gibi gereksiz oldugunu söyleyecek varsa beri gelsin&#8230; Bu, dinin reddettigi bir sey de degildir. Ne zaman, din buna dur der peki? Belirttigim gibi, üstünlük taslama, kendinden olmayanı hor görme, kendi fikir ve düşüncesini  yüceltme/noksansızlık (ki asıl yobazlık budur) halini alıp, hak ve hukuk sınırlarını aşar ise o zaman elbette ki herkesin bunu lanetlemeye de hakkı vardır. Mamafih; farklılıkların yaratılış gereği oldugunu unutmaksızın, tanış ve kaynaş olmaya devam edecek isek, kapılar açık. </p>
<p>Tarih yazmak mümkün oldugu gibi, tarihe yazmak da mümkündür&#8230; Şuan ne yaptıgımızı zannediyorsunuz? </p>
<p>Suat Bey, uzun zamandır Mustafa Akyol un sitesini oldugu gibi, burada da yazılanları takip ettim. Ben yazmadan evvel okumayı tercih ederim. Çünkü yazmaya başlamak, benim için imza atmak gibidir. Ama, tevazunuzu ve olayları basitçe çerçeveleyip, jüriyi ikna etmeyi bilen münazır kişiliginizi takdir etmeden geçemeyecegim. Bu gencin takdiri size bir şey kazandırmaz, ama bize ilham verir&#8230; Teşekkürler&#8230; </p>
<p>alelâde bir sâir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Ecenaze tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-599</link>
		<dc:creator>Ecenaze</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 20:48:59 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-599</guid>
		<description>Mustafa Armağan ı
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&#38;hn=398
Rafine bilgi açısından tavsiye ederim..

Özellikle de 
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=137122
&lt;b&gt;Akdenizi Amerikaya dar ettiğimiz günler&lt;/b&gt; gibi yazılar okuyunca, 
"demek ki isteyince oluyormuş, hey gidi günler hey" demeMek işten değil!

sayg.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Armağan ı<br />
<a href="http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&amp;hn=398" rel="nofollow">http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&amp;hn=398</a><br />
Rafine bilgi açısından tavsiye ederim..</p>
<p>Özellikle de<br />
<a href="http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=137122" rel="nofollow">http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=137122</a><br />
<b>Akdenizi Amerikaya dar ettiğimiz günler</b> gibi yazılar okuyunca,<br />
&#8220;demek ki isteyince oluyormuş, hey gidi günler hey&#8221; demeMek işten değil!</p>
<p>sayg.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Öncü Nesil tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-597</link>
		<dc:creator>Öncü Nesil</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 17:06:16 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-597</guid>
		<description>TARİHİNDE BİR AMACI VARDIR

Hüseyin, bize şehâdetinden daha büyük bir ders vermiştir: Hacc'ı yarıda kesmek ve şehadete yürümek! O, bütün geçmişleriyle ecdadının atası ve babasının, ihyası uğruna cihad ettikleri Hacc'ı yarıda keserek şehâdeti seçiyor. Evet, Hüseyin Hacc merasimini bitirmiyor. Hüseyin böyle yapmakla, tarihin tüm hacılarına, tarihin tüm namaz kılanlarına ve İbrahim'in sünneti'ne inanan herkese şunu öğretmek istiyor: eğer imamet olmazsa, rehberlik olmazsa; eğer hedef olmazsa, eğer Hüseyin olmaz da Yezid olursa, Allah'ın Evi'ni tavaf etmek, puthaneyi tavaf etmekle eşit olur. Hüseyin Hacc'ı yanda bırakıp Kerbala'ya yöneldiği anda tavafa onsuz devam edenler, Muaviye'nin yeşil sarayında tavafa duran kimselerle müsavilerdirler". "Hacc"! Put kıran İbrahim'in sünneti. "İnsanların evi"nde ya da Allah'ın Evi'nde - ne fark eder?- Ustad Sehid Ali Shariati (TH)...


Peygamberler olmasa, böyle alimler (SEYYİD KUTUB ve niceleri gibi) olmasa yaşamaya örnek olmasa bakmakla görmek arasındaki farkı din konusunda gerçek anlamda anlayamazdık.

Kur'ani bilgilerimiz çerçevesinde tarihe bakışımızla  ve Kur'anı yaşamamız çerçevesindeki tarihe bakışımız dahi farklılık gösterir,  samimiyet ölçümüze göre kendi kendimizin yalancısı durumuna düşeriz,  çünkü çok okumak, bilmekle ile yaşamak arasıdaki farkı  bize Peygamberler alimler vs.. gösterir. 

İnsan tevhid dinini yaşayarak bir bütünlük içersinde fıtrat iman bütünlüğü içersinde tarihi amacına yönelmelidir.
 
Kur'an ilmi herkezin kalbine yerleşemez, ama ilmi herkez kullanabilir, ancak yanlış kullananlardan olmayalım bu tür yanlış kullanımlar sonucunda tarihide yanlış okuruz "millet" denen nesneyi hayatın ortasına koyarız ve araç olacakken amacımız olur. . Mesela "Akaidin usul ve esasları kendi içerisinde, fıkhın da usul ve esasları kendi içerisinde değerlendirilmelidir" demeyelim Kuran bir bütündür vahdet özelliğini bozmayalım buda bize yine yanlış tarihsel çıkarımlara neden olur hayatın amacından Allah korusun habersiz kalırız.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>TARİHİNDE BİR AMACI VARDIR</p>
<p>Hüseyin, bize şehâdetinden daha büyük bir ders vermiştir: Hacc&#8217;ı yarıda kesmek ve şehadete yürümek! O, bütün geçmişleriyle ecdadının atası ve babasının, ihyası uğruna cihad ettikleri Hacc&#8217;ı yarıda keserek şehâdeti seçiyor. Evet, Hüseyin Hacc merasimini bitirmiyor. Hüseyin böyle yapmakla, tarihin tüm hacılarına, tarihin tüm namaz kılanlarına ve İbrahim&#8217;in sünneti&#8217;ne inanan herkese şunu öğretmek istiyor: eğer imamet olmazsa, rehberlik olmazsa; eğer hedef olmazsa, eğer Hüseyin olmaz da Yezid olursa, Allah&#8217;ın Evi&#8217;ni tavaf etmek, puthaneyi tavaf etmekle eşit olur. Hüseyin Hacc&#8217;ı yanda bırakıp Kerbala&#8217;ya yöneldiği anda tavafa onsuz devam edenler, Muaviye&#8217;nin yeşil sarayında tavafa duran kimselerle müsavilerdirler&#8221;. &#8220;Hacc&#8221;! Put kıran İbrahim&#8217;in sünneti. &#8220;İnsanların evi&#8221;nde ya da Allah&#8217;ın Evi&#8217;nde - ne fark eder?- Ustad Sehid Ali Shariati (TH)&#8230;</p>
<p>Peygamberler olmasa, böyle alimler (SEYYİD KUTUB ve niceleri gibi) olmasa yaşamaya örnek olmasa bakmakla görmek arasındaki farkı din konusunda gerçek anlamda anlayamazdık.</p>
<p>Kur&#8217;ani bilgilerimiz çerçevesinde tarihe bakışımızla  ve Kur&#8217;anı yaşamamız çerçevesindeki tarihe bakışımız dahi farklılık gösterir,  samimiyet ölçümüze göre kendi kendimizin yalancısı durumuna düşeriz,  çünkü çok okumak, bilmekle ile yaşamak arasıdaki farkı  bize Peygamberler alimler vs.. gösterir. </p>
<p>İnsan tevhid dinini yaşayarak bir bütünlük içersinde fıtrat iman bütünlüğü içersinde tarihi amacına yönelmelidir.</p>
<p>Kur&#8217;an ilmi herkezin kalbine yerleşemez, ama ilmi herkez kullanabilir, ancak yanlış kullananlardan olmayalım bu tür yanlış kullanımlar sonucunda tarihide yanlış okuruz &#8220;millet&#8221; denen nesneyi hayatın ortasına koyarız ve araç olacakken amacımız olur. . Mesela &#8220;Akaidin usul ve esasları kendi içerisinde, fıkhın da usul ve esasları kendi içerisinde değerlendirilmelidir&#8221; demeyelim Kuran bir bütündür vahdet özelliğini bozmayalım buda bize yine yanlış tarihsel çıkarımlara neden olur hayatın amacından Allah korusun habersiz kalırız.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Suat Öztürk tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-594</link>
		<dc:creator>Suat Öztürk</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 11:05:36 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-594</guid>
		<description>Arzu Hanım,

Bence objektif tarih yazmak mümkün değildir. Sizin de dediğiniz gibi insanoğlu üç boyuttan çıkamayan sınırlı bir varlık. Tabiatı itibarı ile tarihi yazanlar ve aktaranlar  da içinde yaşadıkları çağa aittirler ve bu tarihsellikten isteseler de kaçamazlar.

Ama aradan geçen yıllardan sonra okuma yapanların avantajları var. Dönemin öncesini/sonrasını ve farklı bakışları inceleme imkanı bulmak gibi.

Burada "suç" dediğimiz zaman suçlu aramamız gerekir elbet, objektif olmaya çalışan ama hatalı analiz yapan tarihçiler olduğu gibi  işgüzarlık yapan ya da ideoloji besleyen tarihçiler de mevcut.

Yazmakta değil ama okumakta maximum nesnelliğe ulaşabiliriz gibime geliyor.  Tam bir nesnellik hiçbir zaman mümkün değildir tabi.  

Benim görüşüm bu şekilde.

Selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Arzu Hanım,</p>
<p>Bence objektif tarih yazmak mümkün değildir. Sizin de dediğiniz gibi insanoğlu üç boyuttan çıkamayan sınırlı bir varlık. Tabiatı itibarı ile tarihi yazanlar ve aktaranlar  da içinde yaşadıkları çağa aittirler ve bu tarihsellikten isteseler de kaçamazlar.</p>
<p>Ama aradan geçen yıllardan sonra okuma yapanların avantajları var. Dönemin öncesini/sonrasını ve farklı bakışları inceleme imkanı bulmak gibi.</p>
<p>Burada &#8220;suç&#8221; dediğimiz zaman suçlu aramamız gerekir elbet, objektif olmaya çalışan ama hatalı analiz yapan tarihçiler olduğu gibi  işgüzarlık yapan ya da ideoloji besleyen tarihçiler de mevcut.</p>
<p>Yazmakta değil ama okumakta maximum nesnelliğe ulaşabiliriz gibime geliyor.  Tam bir nesnellik hiçbir zaman mümkün değildir tabi.  </p>
<p>Benim görüşüm bu şekilde.</p>
<p>Selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Arzu tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-591</link>
		<dc:creator>Arzu</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 08:36:06 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-591</guid>
		<description>Peki bir soru sorayım o halde;
Objektif tarih yazmak mümkün mü sizce? Ya da tarih nasıl yazılır? 
İnsan elinden çıkan ve sadece gördüklerini yazabilen insanoğlu, 3 boyutun dışına çıkamayan mahdut varlık, tarihi nasıl yazabilecek ki? 
Suçlu tarihçiler mi? İşgüzarlar mı? 
Belki ilerleyen zamanlarda teknoloji çok fazla gelişir de tarihi kaleme ta bu denli zor olmaz.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Peki bir soru sorayım o halde;<br />
Objektif tarih yazmak mümkün mü sizce? Ya da tarih nasıl yazılır?<br />
İnsan elinden çıkan ve sadece gördüklerini yazabilen insanoğlu, 3 boyutun dışına çıkamayan mahdut varlık, tarihi nasıl yazabilecek ki?<br />
Suçlu tarihçiler mi? İşgüzarlar mı?<br />
Belki ilerleyen zamanlarda teknoloji çok fazla gelişir de tarihi kaleme ta bu denli zor olmaz.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Suat Öztürk tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-588</link>
		<dc:creator>Suat Öztürk</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2007 22:18:39 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-588</guid>
		<description>Değerli Dostlar,

Yoğun meşguliyetim nedeniyle tek tek mukabele edemiyorum, lütfen kusuruma bakmayın.

Hepinize çok teşekkür ederim güzel yorumlarınız için. Hepiniz meseleye ilşikin olarak çok önemli noktalara değinmişsiniz.

Bu konu aslında çok önemli ve ben burada teorik bir çerçeve çizmeye calıştım. Aslında bunu pratik olarak açmak gerek ve maalesef yanlış bildiğimiz pek çok olay var.

Bu bağlamda spesifik örnekler için Mustafa Armağan'ın kitapları yardımcı olabilir. Oldukça üretken bir yazar olan Armağan, tarih konusunda son yılların önemli isimlerinden birisi.

İlginizine ve katkılarınıza tekrar teşekkür ediyorum ve devamını diliyorum.

Hürmetlerimle..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Değerli Dostlar,</p>
<p>Yoğun meşguliyetim nedeniyle tek tek mukabele edemiyorum, lütfen kusuruma bakmayın.</p>
<p>Hepinize çok teşekkür ederim güzel yorumlarınız için. Hepiniz meseleye ilşikin olarak çok önemli noktalara değinmişsiniz.</p>
<p>Bu konu aslında çok önemli ve ben burada teorik bir çerçeve çizmeye calıştım. Aslında bunu pratik olarak açmak gerek ve maalesef yanlış bildiğimiz pek çok olay var.</p>
<p>Bu bağlamda spesifik örnekler için Mustafa Armağan&#8217;ın kitapları yardımcı olabilir. Oldukça üretken bir yazar olan Armağan, tarih konusunda son yılların önemli isimlerinden birisi.</p>
<p>İlginizine ve katkılarınıza tekrar teşekkür ediyorum ve devamını diliyorum.</p>
<p>Hürmetlerimle..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mr^sair tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-587</link>
		<dc:creator>mr^sair</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2007 19:05:41 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-587</guid>
		<description>Sanırım bazı hususları belirlemekte fayda var.

Astığım yazı da insanoğlunun anlaşılmak üzere incelenmesinden söz etmiştim: İnsandan söz ettiğimize göre, akıldan da söz edebiliriz. Akıldan söz edeceğimize göre; akıl, irade ve seçebilirliğini eğiten özelliklerden de bahsedebiliriz. 

Araştırmak ve bulmak; insanın akıl, irade ve seçebilirliğini eğitir. Eğer her şey hazırlanmış olsa idi, o zaman insan tembel olurdu. Yine her şey açıklanmış olsa idi, aklın hiçbir önemi kalmazdı ve insanın seçme kabiliyeti de bulunmazdı. Nasıl ki, hayatımız için gerekli olan gıda, giyecek ve mekan gibi ihtiyaçları arayıp buluyoruz; işte medeniyet için de gerekli tedbirleri ve kanunları da öyle arayıp buluruz. 

Bunlardan ilk saydıklarımı tabiat de ki koşturmacamız neticesinde elde edebiliyoruz. Diğerini ise nerden bakıp bulacağımız ise tartışma konusudur. Bu insanlık tarihi boyunca tartışılmıştır. Bunun için savaşlar yapılmış, kan ve gözyaşı dökülmüştür. 

Eğer, bu ikincil tedbir ve kanunları Kuran-ı Kerim ayet-i kerimelerinden, Peygamberlerin, bilge kişilerin öğretilerinden aranıp bulunacak ise bunların yanına tarih mirasını da eklemek gerekecektir. Çünkü, nasıl ki Kuran ayetlerinden haberdar isek, tabiat ve içtimai ayetlerden de haberdarız. İnsan aklı bu anlamda sınırlanmamıştır. İnsanın, yaratıcılığı (nıspi ve izafi anlamda. Ali Şeriati’ nin bu konuda kayda değer açıklamaları vardır) nın temelinde yer alan kâide de budur. 

İnsan; ilim ve bilgileri bundan öğrendigi gibi, hayata ait hukuk, vazife ve edepleri de öğrenir. Kuran insanın düşüncesini ve ibretli bakışlarını hem bu hakikat ve varlık sayfalarına, hem de toplumsal hayatın sayfalarına çekmiştir. Halen akıl edemediğimiz de bu olsa gerek…

Sözü edilen önce ki kavimlerin kıssaları ile kavranması gereken nedir? Tarihin dogru okunması ile öğütlenen: Güzel örnekler almak, teşvik etmek, şecaat ve cesaretli olmanın yanı sıra hakkaniyeti gözetmektir. Siz, tarihi doğru anlayamaz iseniz, “biz atalarımızı böyle gördük” der; Risaletin kesin delili olan kıssaları duydugunuz da “bunlar eskilerin masalları” deyip geçiştirirsiniz. Bu tip bir mantık, eski olanın aynı zamanda nasıl yeni olabileceği sorusunu gündeme taşır. 

Anlatmak istediğim nassların delaleti gibi tarihin şehadeti de muteberdir. Bu fıkıh da karşımıza çıkar. Böylelikle toplumsal hayatın gerekleri, tarihsel olayları, ibretleri, fıkıh ilminde konuşmak gerekir. İnsan, zaman, mekan değişkenlerini bir kenara bırakalım, nassa  sarılalım düşüncesindeki arkadaşlar, kıyaslamalarını yanlış yapmaktadır. Akaidin usul ve esasları kendi içerisinde, fıkhın da usul ve esasları kendi içerisinde değerlendirilmelidir. Bunu yapamaz ve gerekli tasnifi layıkıyla yerine getiremez iseniz, “ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisini yanlış anlar ve fer’i meselelerle de kalmayıp varlık ve temsil mücadelesi haline dönüşen ayrılıkları, bu söz ile açıklamaya kalkışırsınız.

Seyyid Kutup’un edebiyata kadar her şeyin konusunu doğrudan doğruya İslam’dan alması gerektiğine dâir düşünce değişimini ve Siyaset ile İslam ‘ın özdeşleştirilmesine müteallik çabalarını, aksiyoner kişiliğini öne çıkararak (M. İslamoglunun da bu konuda, yalnız aksiyoner kişiliğin öne çıkarılıp, ilmi ve fikri yönünün göz ardı edildiği üzerine ifadeleri vardır.) okuyan samimi ama kendi kendisine tutuklanan Müslüman kardeşlerimizin bu tip sürüklenmelerini anlamaya çalışıyoruz. Ama hâlen, “din siyasettir” söylemleri ile kapıldıkları rüzgarın sürükleyici bağlarını hissetmeyen arkadasların, haklı oldukları tarafları, bu sloganlar ile etkisiz kıldıklarını fark edememeleri üzücüdür. 

En önemlisi, ictihad ve kanun koyma üzerine tartışmalar da bu konunun üzerine giydirilebilir. Ama bunlar vahyin kesildiği, Müslümanlar arası ilk siyasi ve dini ihtilafların zuhur ettigi, nassların kapalı şekillerinin de farklı biçimlerde anlaşılmaya başlandıgı dönemlerden bu yana gerek ekonomik refahın artması gerek iç ve dış mihrakların geriletici nüfuzu, ve tabi ki dışa açık olan bir dinin yabancı din ve kültürlerin tesirinde kalması şeklinde özetlenebilecek meselelerle sürekli yüz yüze olunmuştur. Felsefi cereyanların etkisinden tutun da, Kelam ilminin doğuşuna kadar birçok tartışma konusu tarihte de oldugu gibi bugün de karşımızda durmaktadır. Tartışmalar yepyeni bilgi ve görüşlerle tazelenmekte, süzülmektedir. Bunları anlamak için tarihin doğru okunup yazılması meselesi karşımıza çıkmaktadır. 

İnsanlık tarihi boyunca, resmilik oldugu kadar, gayr-i resmilikte olmuştur. Yeter ki, söze ket vurulmasın, düşünceler prangalanmasın… Eti, kemiği, canı, kanı olmayan bir “resmi tarih söylemi” sözünün yanlışlıgı açıktır. Bir süreliğine yasak koyar men edebilirsiniz, ama tarih ve insanlık bunun çetelesini tutmaktadır. İtiraz edebilmek için elinizdeki imkanları kullanın ve aramaya, taze ve ince bir zekanın ürünü pörsümez eleştiriler sunmaya devam edin.

Devam etmek isterseniz, sâirin kapısı açık… Teşekkürler…</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sanırım bazı hususları belirlemekte fayda var.</p>
<p>Astığım yazı da insanoğlunun anlaşılmak üzere incelenmesinden söz etmiştim: İnsandan söz ettiğimize göre, akıldan da söz edebiliriz. Akıldan söz edeceğimize göre; akıl, irade ve seçebilirliğini eğiten özelliklerden de bahsedebiliriz. </p>
<p>Araştırmak ve bulmak; insanın akıl, irade ve seçebilirliğini eğitir. Eğer her şey hazırlanmış olsa idi, o zaman insan tembel olurdu. Yine her şey açıklanmış olsa idi, aklın hiçbir önemi kalmazdı ve insanın seçme kabiliyeti de bulunmazdı. Nasıl ki, hayatımız için gerekli olan gıda, giyecek ve mekan gibi ihtiyaçları arayıp buluyoruz; işte medeniyet için de gerekli tedbirleri ve kanunları da öyle arayıp buluruz. </p>
<p>Bunlardan ilk saydıklarımı tabiat de ki koşturmacamız neticesinde elde edebiliyoruz. Diğerini ise nerden bakıp bulacağımız ise tartışma konusudur. Bu insanlık tarihi boyunca tartışılmıştır. Bunun için savaşlar yapılmış, kan ve gözyaşı dökülmüştür. </p>
<p>Eğer, bu ikincil tedbir ve kanunları Kuran-ı Kerim ayet-i kerimelerinden, Peygamberlerin, bilge kişilerin öğretilerinden aranıp bulunacak ise bunların yanına tarih mirasını da eklemek gerekecektir. Çünkü, nasıl ki Kuran ayetlerinden haberdar isek, tabiat ve içtimai ayetlerden de haberdarız. İnsan aklı bu anlamda sınırlanmamıştır. İnsanın, yaratıcılığı (nıspi ve izafi anlamda. Ali Şeriati’ nin bu konuda kayda değer açıklamaları vardır) nın temelinde yer alan kâide de budur. </p>
<p>İnsan; ilim ve bilgileri bundan öğrendigi gibi, hayata ait hukuk, vazife ve edepleri de öğrenir. Kuran insanın düşüncesini ve ibretli bakışlarını hem bu hakikat ve varlık sayfalarına, hem de toplumsal hayatın sayfalarına çekmiştir. Halen akıl edemediğimiz de bu olsa gerek…</p>
<p>Sözü edilen önce ki kavimlerin kıssaları ile kavranması gereken nedir? Tarihin dogru okunması ile öğütlenen: Güzel örnekler almak, teşvik etmek, şecaat ve cesaretli olmanın yanı sıra hakkaniyeti gözetmektir. Siz, tarihi doğru anlayamaz iseniz, “biz atalarımızı böyle gördük” der; Risaletin kesin delili olan kıssaları duydugunuz da “bunlar eskilerin masalları” deyip geçiştirirsiniz. Bu tip bir mantık, eski olanın aynı zamanda nasıl yeni olabileceği sorusunu gündeme taşır. </p>
<p>Anlatmak istediğim nassların delaleti gibi tarihin şehadeti de muteberdir. Bu fıkıh da karşımıza çıkar. Böylelikle toplumsal hayatın gerekleri, tarihsel olayları, ibretleri, fıkıh ilminde konuşmak gerekir. İnsan, zaman, mekan değişkenlerini bir kenara bırakalım, nassa  sarılalım düşüncesindeki arkadaşlar, kıyaslamalarını yanlış yapmaktadır. Akaidin usul ve esasları kendi içerisinde, fıkhın da usul ve esasları kendi içerisinde değerlendirilmelidir. Bunu yapamaz ve gerekli tasnifi layıkıyla yerine getiremez iseniz, “ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisini yanlış anlar ve fer’i meselelerle de kalmayıp varlık ve temsil mücadelesi haline dönüşen ayrılıkları, bu söz ile açıklamaya kalkışırsınız.</p>
<p>Seyyid Kutup’un edebiyata kadar her şeyin konusunu doğrudan doğruya İslam’dan alması gerektiğine dâir düşünce değişimini ve Siyaset ile İslam ‘ın özdeşleştirilmesine müteallik çabalarını, aksiyoner kişiliğini öne çıkararak (M. İslamoglunun da bu konuda, yalnız aksiyoner kişiliğin öne çıkarılıp, ilmi ve fikri yönünün göz ardı edildiği üzerine ifadeleri vardır.) okuyan samimi ama kendi kendisine tutuklanan Müslüman kardeşlerimizin bu tip sürüklenmelerini anlamaya çalışıyoruz. Ama hâlen, “din siyasettir” söylemleri ile kapıldıkları rüzgarın sürükleyici bağlarını hissetmeyen arkadasların, haklı oldukları tarafları, bu sloganlar ile etkisiz kıldıklarını fark edememeleri üzücüdür. </p>
<p>En önemlisi, ictihad ve kanun koyma üzerine tartışmalar da bu konunun üzerine giydirilebilir. Ama bunlar vahyin kesildiği, Müslümanlar arası ilk siyasi ve dini ihtilafların zuhur ettigi, nassların kapalı şekillerinin de farklı biçimlerde anlaşılmaya başlandıgı dönemlerden bu yana gerek ekonomik refahın artması gerek iç ve dış mihrakların geriletici nüfuzu, ve tabi ki dışa açık olan bir dinin yabancı din ve kültürlerin tesirinde kalması şeklinde özetlenebilecek meselelerle sürekli yüz yüze olunmuştur. Felsefi cereyanların etkisinden tutun da, Kelam ilminin doğuşuna kadar birçok tartışma konusu tarihte de oldugu gibi bugün de karşımızda durmaktadır. Tartışmalar yepyeni bilgi ve görüşlerle tazelenmekte, süzülmektedir. Bunları anlamak için tarihin doğru okunup yazılması meselesi karşımıza çıkmaktadır. </p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca, resmilik oldugu kadar, gayr-i resmilikte olmuştur. Yeter ki, söze ket vurulmasın, düşünceler prangalanmasın… Eti, kemiği, canı, kanı olmayan bir “resmi tarih söylemi” sözünün yanlışlıgı açıktır. Bir süreliğine yasak koyar men edebilirsiniz, ama tarih ve insanlık bunun çetelesini tutmaktadır. İtiraz edebilmek için elinizdeki imkanları kullanın ve aramaya, taze ve ince bir zekanın ürünü pörsümez eleştiriler sunmaya devam edin.</p>
<p>Devam etmek isterseniz, sâirin kapısı açık… Teşekkürler…</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ahmet tunahan tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-586</link>
		<dc:creator>ahmet tunahan</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2007 18:20:45 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-586</guid>
		<description>Tarih, geçmişten ne almak istediğinize göre size sunum yapan bir bilimdir.Ama biliyoruz ki tarihi unutmayan milletler daha uzun,daha huzurlu,daha üretken yaşamışlardır.İlber Ortaylı hoca son dönemlerde özelliklede gençliğimize Osmanlıyı sevdirdi.Okuduğum bir çok eserinden aldığım izlenim şu; ön yargılı bir insan değil.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih, geçmişten ne almak istediğinize göre size sunum yapan bir bilimdir.Ama biliyoruz ki tarihi unutmayan milletler daha uzun,daha huzurlu,daha üretken yaşamışlardır.İlber Ortaylı hoca son dönemlerde özelliklede gençliğimize Osmanlıyı sevdirdi.Okuduğum bir çok eserinden aldığım izlenim şu; ön yargılı bir insan değil.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>m tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-585</link>
		<dc:creator>m</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2007 16:44:47 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/#comment-585</guid>
		<description>Dogrusu bu yaziyi çok sevdim. 

Hemen her ülkede siyasî bir propaganda araci tarih. Yerine göre milletler arasi yerine göre dinler arasi bir kavga gibi gösteriliyor. Yazarin dedigi gibi irklar veya siniflar kavgasinin modasi geçti ama etkileri sürüyor.

Meselâ esitlik konusunda mangalda kül birakmayan avrupali aydinlar hâlâ Afrika'yi (ve afrikalilari) hiç bir zaman gelismemis bir kita olarak görürler ve bunun sebebini açiklamak için bin türlü teori gelistirirler : Iklim, güçlü komsular, vb. Oysa Eski Misir'dan daha eski ve Zenci Firavunlar diye anilan bir uygarlik kurulmustur Misir, Sudan, Etyopya bölgesinde. Ama "beyaz adam" çok sevmez bu konudan konusmayi çünkü "yaldizli koloniler tarihi" nin boyasini asindirmak istemez.

Huntington gibi "medeniyetler çatismasi" kisvesi altinda dinler arasi savasin "normal, kabuledilebilir" hatta "insanligin kaderi" oldugunu iddia edenler arasinda fanatik hristiyanlar kadar fanatik müslümanlari da görmek tarihin bir cilvesi herhalde :-)

Etkilerinin günümüzde hâlâ sürdügünü düsündügüm Haçli savaslari da bu yanilgilara iyi bir örnek. Lübnan'li yazar Amin Maaluf'un sahane kitabi "ARAPLARIN GÖZÜYLE HAÇLI SEFERLERI" 'inde yazdigi gibi haçlilar kisa sürede Ortadogu'nun savas, siyaset, ticaret karisimindan olusan karmasasi içinde yer aldilar. Asimile oldular. Kitaba göre bölgeye yeni gelen bir alman haçli ordusunun meselâ bazi arap ve türk beyleri ile birlik olup türk-kürt-fransiz karmasina karsi savasmasi nadir bir olay degildi.

Kanimca en gerçekçi yaklasim tarihteki mücadelelerin aidiyet savaslari (irk, din, milliyet...) degil çikar çekismelerinden olustugunu söylemek olacak.

Elbette ki sultanlar, krallar, komutanlar ellerindeki bütün kartlari oynadilar : Tanri adina, Isa adina, simdi de özgürlük ve demokrasi adina insanlari birbirlerine kirdiriyorlar. Ama tarafsizca bakinca savaslar hep hammadde kaynaklarinin veya ticaret yollarinin egemenligi yapilmis gibi.

Düsünün bir kez Bush TV'ye çikmis, &lt;strong&gt;"sevgili gençler! Ben ve arkadaslarim iraklilarin petrolünü çalmak istiyoruz, bunun için bir milyondan fazla irakli öldürdük, sizin de ölmeniz icab ediyor!"&lt;/strong&gt;

Dostlukla</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Dogrusu bu yaziyi çok sevdim. </p>
<p>Hemen her ülkede siyasî bir propaganda araci tarih. Yerine göre milletler arasi yerine göre dinler arasi bir kavga gibi gösteriliyor. Yazarin dedigi gibi irklar veya siniflar kavgasinin modasi geçti ama etkileri sürüyor.</p>
<p>Meselâ esitlik konusunda mangalda kül birakmayan avrupali aydinlar hâlâ Afrika&#8217;yi (ve afrikalilari) hiç bir zaman gelismemis bir kita olarak görürler ve bunun sebebini açiklamak için bin türlü teori gelistirirler : Iklim, güçlü komsular, vb. Oysa Eski Misir&#8217;dan daha eski ve Zenci Firavunlar diye anilan bir uygarlik kurulmustur Misir, Sudan, Etyopya bölgesinde. Ama &#8220;beyaz adam&#8221; çok sevmez bu konudan konusmayi çünkü &#8220;yaldizli koloniler tarihi&#8221; nin boyasini asindirmak istemez.</p>
<p>Huntington gibi &#8220;medeniyetler çatismasi&#8221; kisvesi altinda dinler arasi savasin &#8220;normal, kabuledilebilir&#8221; hatta &#8220;insanligin kaderi&#8221; oldugunu iddia edenler arasinda fanatik hristiyanlar kadar fanatik müslümanlari da görmek tarihin bir cilvesi herhalde :-)</p>
<p>Etkilerinin günümüzde hâlâ sürdügünü düsündügüm Haçli savaslari da bu yanilgilara iyi bir örnek. Lübnan&#8217;li yazar Amin Maaluf&#8217;un sahane kitabi &#8220;ARAPLARIN GÖZÜYLE HAÇLI SEFERLERI&#8221; &#8216;inde yazdigi gibi haçlilar kisa sürede Ortadogu&#8217;nun savas, siyaset, ticaret karisimindan olusan karmasasi içinde yer aldilar. Asimile oldular. Kitaba göre bölgeye yeni gelen bir alman haçli ordusunun meselâ bazi arap ve türk beyleri ile birlik olup türk-kürt-fransiz karmasina karsi savasmasi nadir bir olay degildi.</p>
<p>Kanimca en gerçekçi yaklasim tarihteki mücadelelerin aidiyet savaslari (irk, din, milliyet&#8230;) degil çikar çekismelerinden olustugunu söylemek olacak.</p>
<p>Elbette ki sultanlar, krallar, komutanlar ellerindeki bütün kartlari oynadilar : Tanri adina, Isa adina, simdi de özgürlük ve demokrasi adina insanlari birbirlerine kirdiriyorlar. Ama tarafsizca bakinca savaslar hep hammadde kaynaklarinin veya ticaret yollarinin egemenligi yapilmis gibi.</p>
<p>Düsünün bir kez Bush TV&#8217;ye çikmis, <strong>&#8220;sevgili gençler! Ben ve arkadaslarim iraklilarin petrolünü çalmak istiyoruz, bunun için bir milyondan fazla irakli öldürdük, sizin de ölmeniz icab ediyor!&#8221;</strong></p>
<p>Dostlukla</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
